leyla ile mecnun

"Düşünebilen bir nesil yaratmak ve düşüncelerimizi özgürce paylaşmak için" burada buluşalım.

Moderatörler: Muzaffer Mustafa Altuncu, Osman Nuri Sarı, Özgür Hasan Altuncu

leyla ile mecnun

Mesajgönderen Ali İhsan Durgun » Sal Haz 17, 2008 10:59 pm

LEYLA İLE MECNUN

“Leylayı henüz tomurcukları belirmeden sevmiştim,ikimizde çocuktuk,birlikte kuzuları otlatıyorduk.Keşke ne biz büyüseydik nede o kuzular”





“Şöhretinin davuluyla gökyüzünü inleten” bu kutsal hikayeyi nasıl anlatmalı diye düşünürken,yardımıma yaklaşık dokuzyüz yıl önce yaşamış, büyük İranlı şair Nizami yetişti.” Tefekkür hokkasından çıkaracağın incileri,kimin gerdanlığına düzeceğini düşün,ona göre yaz”

Bir Leyla yaratmadan bu hikayeyi anlatmak mümkün değil bunu biliyorum.Evet, herkesin bir Leylası var ana bu makina gürültüleri içinde bu ilahi hikayeleri dinleyip gönlümüzün derinliklerindeki Leyla‘yı nasıl bulup çıkaracağız? Modern insanın kibri,hırsı o ay yüzlü Leyla’nın suretini görmesine engel.Mecnun’un büyük aşk halini duyacak kalplerimiz mühürlü.İnsanın tabiat karşısında ki kibirli duruşuna verilen o ilahi cevabın, aşkın hamurunu bozan biziz.Mecnunu otantik bir masalın delisi yapan, modern insan. Deli olan Mecnun değil bu abuk sabuk sanayi uygarlığının köleliğine katlanmak için mutluluk hapı içmek zorunda kalan “homo economicus”…

Sevgilin kokusunu rüzgarlardan sorarak dolaşan,eteği tozlanmasın diye onun geçeceği yolları göz yaşlarıyla ıslatan,sevgilinin hayaliyle bir saatcik gam yükünü çekmek için,ıssızlığın şerbetini arayan bir tek insan var mı çevremizde? Bir hayalin peşinde derin ahh lar çeken o büyük ölülerin, iç çekişlerini satın almak için dua eden, sevgilinin saçını çadır, gamzesini tuğra,zülfünü gece yanağını meşale sayan , bu kutsal hikayelerin anlatıldığı her yeri vatanı bilen, o mübarek insanları deli değil atası sayan tek bir insan kalmış mıdır?

* * *


Büyük İranlı şair Nizami “ Leyla ile Mecnun” isimli kitabının başında şiire hevesli oğluna şöyle der ; “…. Şiirle uğraşma,çünkü onun en güzeli en yalanıdır. Bu alanda yükselmeye ,şan şöhret kazanmaya yeltenme.Çünkü o,Nizami’de artık kemalini bulmuşutur.” Nizamiyle,Fuzuliyle anlatımda kemalini bulmuş bu hikayeyi yazarken okuduğum şeylerin gamını tek başıma çekmek istemedim.Bu ilahi hikayenin güzelliği karşısında huşu içinde titreyen vücuduma birileri ortak olsun istedim.


Bir kaç gecede yazılan bu hikayeler yüzyıllardır Ortadoğu’da ,Asya’da , Anadolu’da, Balkan’lar da ,Kuzey Afrika’da yol alıyor. Modern insan Leyla ile Mecnun’un ahını gönlünde duydukça, gökyüzünün ardına bakıp bize ait olan parçanın bize dönmesini murat ettikçe birlerce yıl daha yol alacak.

Hikayeyi okuduğumda sözün Leyla ve Mecnunla en yüksek seviyeye ulaştığını hissettim. Hikayenin aşkıyla kalemi elime aldığımda sanki kalemin başı döndü.Hikayede çok güçlü ifadeler ,tasvirler olmasına rağmen anlatılanlara ulaşamadım.Mecnun’un , Leyla’nın hayalinin peşinden gitmesi gibi kelimelerin peşine düştüm.Durak yok menzil yok,yolculuk var.Sanki hayat uzunca bir yol, Leyla o yolda ilkyaz meyvesi.Aşk ise gözlerini kapayıp o ilk yaz meyvesini dişlemek gibi…


* * *

HİKAYENİN BAŞLANGICI


Büyük İranlı Şair Nizami “Leyla ile Mecnun” isimli eserine, Allah’ın adını anarak ona övgüyle başlayarak yazdı. Hikayeyi yazarken seçtiği kelimeleri sanki gökyüzünün yücelerinden ödünç almıştı ;

“Ey Tanrı senin vasfın her türlü eksik vasıflardan münezzeh olmaktır.Senin feyzin daimidir.Bu feyz üzerimizden eksik olmasın”

“Ey insanları hayrete düşüren ,uluhiyet aleminin mahremi olan Tanrım, hem alem seninle doludur,hem sen ortada yoksun…”

“Ey Tanrım sen ancak kendi ilahi vasıflarınla vasıflandırılırsın.Ey Tanrım beni varlığımın karanlığından kurtar.Senin ebedi varlığınla aşina et”



Arap mülkünün en güzel yerinde yaşayan,oraya hakim olan bir adam varmış.Halife kadar meşhur olduğu halde bir oğlu olmadığından dertliymiş.İstermiş ki “bahtının eli,ağacından bir dal yetiştirsin”. Çünkü,”kendi neslinden hayata bir halef armağan eden insan,daima diridir”. Adamın dualarını Tanrı kabul etmiş,bir oğlu olmuş adını Kays koymuşlar.Çocuğun güzelliği dillere destan olmuş,on yaşına geldiğinde onu ilim öğrensin diye mektebe yollamışlar.Leyla,yı da orda görmüş.

Gördü ki bir afet-i zamane
Misli dahi gelmemiş cihane


“Leyla o kadar cilveli ki ufak bir yan bakışla bir değil bin sine yakar.Bir ahu gözlü ki her zaman bir cilvesiyle cihanı öldürür. Göründüğü zaman Arabistan Ay’ı , gönül yakmakta Acem Türk’ü. Zülfü gece,yanağı meşale…”

“Tatlı tatlı konuştuğu zaman dişleri arasında şeker eziyor zannedersin”. “…Zülfü kement takıp kendine çeker, kirpikleri iki çatallı mızrak ile uzak ol derdi”

“Yanağının allığı sütle beslenen kandandı.Anadan doğma sürmeliydi.Zülfünün siyah teline ve onun bir düğümü gibi duran benine,güzelliğinin incileri dizilmişti.Her gönülde onun aşkı vardı. Saçı gece(leyl), adı da Leyla idi.


Birbirlerine aşık olmuşlardı.Her sabah aynı yürek sızısıyla uyanıyorlar,arkadaşları lügat öğreniyorken onlar bambaşka lüğatlar yazıyorlardı.

“…kays ondaki cazibeye gönül verdi,gönül nikahıyla onu satın aldı.O da kays’ın sevdasına düştü ve her ikisinin göğsünde sevgi fidanı yetişti.Aşk geldi ve birbirlerine uygun olan bu iki gence ilk aşk kadehini sundu”.

Sevişmeleri dillere düştü kınandılar.Aşklarını örtmek için gayret ettiler,sabrettiler.Mecnun ayrı düştükleri gecelerin karanlığında,vuslat vaktini hatırlayıp coşar,şiirler okuyup Leyla’nın geçtiği yolları öperdi.Aşkın ateşine düşmeyenler Kays’a çılgın,deli anlamında Mecnun dediler.

Aileleri görüşmelerini yasakladı.Gece fecr’e ulaştığında Mecnun sahraya çıkar sabah yeline ağlardı;

“Ey sabah rüzgarı, erken kalk,Leyla’nın zülfünün eteğine yapış ve ona de ki; Senin mahvettiğin Mecnun aşkından yollara düşmüş,sabah rüzgarlarında senin kokunu arıyor,topraklara senin yüzünden çektiği gamı anlatıyor.Diyarından ona bir soluk gönder,yadiğar olarak bir parça toprak gönder.Rüzgar gibi senin üzerine titremeyenin,rüzgar değil toz kadar değeri yoktur.Canını sana vermeyen, kederden can vermelidir.Eğer senin aşkının ateşi olmasaydı,gam seli beni sürüp götürürdü.Eğer gözyaşlarım olmasaydı,gamının ateşi gönlümü yakardı.Cihanı aydınlatan güneş benim ateşli ahımla alev saçmaktadır”.

Mecnun gözyaşları içinde bir köşeye çekilmiş, Leyla’nın hayalinin şerbetinden içmişti,artık ona ayılmak yoktu.Kimseyle konuşmuyor,kimseyi görmüyordu.Leyla’nın adından başka söz söylemiyordu.Bedeni onun için ağır ve biçimsiz bir kayadan başka bir şey değildi.



Ya rab bana cism ü can gerekmez
Canan yok ise cihan gerekmez


Gezinirken bir ahu gördü,gözlerine baktı “ bu göz eğer sevgilinin gözü değilse,o kara gözden armağandır” dedi.Ahuların başlarını bahar rüzgarlarıyla okşadı.Gördüğü bir geyiğin kokusunu,Leyla’nın kokusu saydı.Sevgilisinin hayali onu diyar-ı gurbetten, hayal-i sabit (asıl vatan)e götürüyordu.Artık her varlıkta Leyla vardı,ondan başka bir şey yoktu.

Doğu edebiyatında ulaşılamayan,çok uzakta olup arzulanan sevgiliyle ilişki kurabilmek için,aşık varlıkları kişileştirip onlarla konuşur.Kimi zaman dağlardan yol vermesi istenir,kimi zaman turna kuşuyla,seher yeliyle, sevgiliye haber yollanır.Aşık eşyaya,tabiat da ki canlı varlıklara bizim baktığımız gözle bakmaz.Eşya onun için sadece ene,boya,derinliğe ve başka bir takım sıfatlara sahip olan bir varlık değil,Allah’ın varlığının görünüş alanına çıktığı şeydir.Aşık varlıkta mucizeler görür,onu hayretle,iştahla ve büyük bir merakla izler.Ona karşı saygı merhamet duyar. Her dem onda sevgilinin hayali akla gelir.İlk yaz mevsiminin toprağa verdiği neşe,sevgilinin gelişine benzer.Onun için toprağa baş koyar,göz yaşı akıtır .Sevgilinin hayalini,gönle düşüren her varlık,Allah’ın varlığına kanıttır.Gönül aynasını,gökyüze bakarak cilalar, “O”na yaklaştıkça ,kendi varlığını unutur,eller gökyüzüne açılır.


“Yerde bir yaprak gördü.Baktı ki vefakar bir kalem üzerine “Leyla ile Mecnun” isimlerini yan yana yazmış.Tırnağıyla Leyla ismini kazıdı.Görenler anlayamadılar,niçin birini kazıdın dediler.Bir isim ikimiz için kafidir,birisi aşığı kazırsa sevgilisi oradan fışkırır dedi.Mecnun’a niçin onun ismini kazıyıpta kendi ismini bıraktığını sordular.Ben kabuk olmalıyım o iç dedi”


Sanma ki ol oldur benem ben
Bir can ile zindedir iki ten


Sufiler aşık oldukları kadının suretinde mutlak güzelliği yani Allah’ın güzelliğini temaşa ederlermiş.Bu yüzden aşk ayıplanmaz,düşüncede Allah’ı kavramak için,aşkı köprü sayarlarmış.Buna “Ay’ı leğende seyretmek” denirmiş. Böyle biri için bütün fiziki varlığını unutur,evrende ki bütün görüntüleri,mutlak güzelliğin tezahürleri sayar. Varlığını aşkla unutan biri için ölüm insanın sonu değil,mutlak güzelliği sonsuzca kavrayıp ona karışmak anlamına gelir.Kendi varlığının karanlığından kurtulanlar için ölüm yoktur. “Alemde daha nice zevkler vardır ve asıl alem budur”. İşte Mecnun’da bu manevi zevkle artık ölmek ister.Üstelik bu bahaneyle, Leyla’nın ellerinin son kez başına değeceğini ümit eder.


Leyla bir gün Mecnun’a mektup gönderir.Mektubunu “gam mührü”yle mühürler.Şöyle yazar; Bir kuşa benzeyen bu mektup,bir gamlıdan bir dertliye uçup gidecektir.Yani bir kaleye hapsedlmiş olan benden, kafesi kırıp parçalanmış olan sana bir haber götürecektir.Ey evveli olmayan zamandan beri benim sevgime kendine bağlayan ,ey sevgi ile yedi kat göklere yol bulan sevgilim,nasılsın?”. Leyla bir başkasıyla evlendirilmiştir ve Mecnun’a şöyle yazar. “Ben ezildim fakat incim ezilmemiştir.Kimse elmasını onda denememiştir.Kapısı mühürlü bir inci hazinesiyim,açılmamış gonca gibiyim”.

Mecnun aşkla feryat ederek Leyla’ya cevap yazar ; “Bu mektup rahat ve huzur yüzü görmeyen benden gönlümün rahat ve huzuru olan sanadır.Hayır yanlış söylüyorum,bir aşıktan ,kanı pek ucuz satan (az diyet alan) bir sevgiliyedir.Yani muradına ermeyecek olan benden,hazineyi pençesinde tutan sanadır”



Beni candan usandırdı,cefadan yar usanmaz mı?
Felekler yandı ahımdan ,muradım şem-i yanmaz mı?



Leyla bir ihtiyarla Mecnun’a haber gönderip onunla buluşmak istedi.Mecnun buluşma yerine ondan önce vardı.Yüzünü Leyla’nın geleceğe yöne çevirdi.O mübarek rüzgar sevgilisinin kokusunu,ondan önce getirmişti.Hepsini içine çekti. “Mecnun susuzluktan yanarken ab-ı hayat suyuna kavuşmuştu”.Leyla sanki uçarak geldi.Sevgilisinden on onbeş adım geride durdu. Heyecanlı idi ve ihtiyara dedi ki; “bundan ileri gidemem,onun nuru buradan beni aydınlatıyor.Daha ileri gidersem yanarım. Bundan ileri gitmek aşk yolunda ayıptır.Ayıp olan bir şeyi yapamam” Keremde vuslat gecesinde yanıp kül olmamış mıydı? Leyla,Mecnun’dan birkaç beyit duymak ister.O sarhoş edici mübarek kelimelerle başı döner.Leyla’nın Kabe’nin yönünü şaşırması işte bundan…

“Yarabbi! Ne güzel olurdu ,sende biraz beni istesen.Gündüz gibi aydınlık gülistanda ikimiz baş başa kalsak.Seninle yanak yanağa otursak.Tatlı bir zevk içinde şarap içsek.Seni Rud sazı gibi sineme çeksem.Taşın içinde lal nasıl gizlenirse,seni öyle göğsümde gizlesem.Mahmur gözlerinle sarhoş olsam,sarhoş sarhoş saçlarının kıvrımlarını dağıtıp kaşlarını ellerimle okşasam.Göğsündeki narı göğsüme bastırsam.Elma gibi çeneni elime alsam,bazen o narı elma gibi sıkıştırsam,o elmayı nar gibi çiğnesem.Kah zülfünü omzuma döksem,kulağından küpeni çıkarsam…Kah göz yaşlarımla ipekli eteklerini ıslatsam…Kah tatlı hurmana karşı irticalen şiirler okusam.Gül gibi yanağının etrafında buselerimle menekşeler yetiştirsem,kah menekşe gibi zülfünü dağıtsam,altından gül gibi yanağın çıksa…Beni serap ile aldatma! Senin güzelliğine öyle susadım ki,benlerin gibi vücudum arpa arpa simyisah kesildi…Senden ayrı ıstırap çekebildiğim için seninle şarap içmesinide bilirim.Senin bezminde şarap mübarektir.Zira cennette şarap helaldir”.

Bu gazelden sonra Leyla çaresiz ağlayarak çöl yolunu tuttu,evine döndü. Leyla bu ayrılık boyunca kendi kanından dolu kadehler içti,canı eridi ve bir sonbahar günü annesine Mecnun’un aşkına sadık kaldığını sevgilisine söylemesini vasiyet ederek ıstırap içinde öldü. “Mecnun artık Leyla’nın yanında ay arayacak ama toprak bulacaktı”

“Bi çare mecnun Leyla’nın ölümünü duyunca,acı acı ağladı,sevgilisinin mezarına koştu.Öyle kanlı yaşlar döküp öyle feryat ettiki,herkesin yüreği parça parça oldu.Halk dayanamadı kaçtı.Mezarın üzerinde,bir hazinenin üzerindeki yılan gibi halka oldu.Göz yaşlarından mezar üzerinde laleler açtı.Mezarın üzerine eğilmiş mum gibi yüreğinin yağı erirken,ateş gibi can yakıcı şiirler okuyordu.Ey sonbahar pençesine düşen taze gül,dünya’yı görmeden ona doymadan ölen sevgilim nasılsın?Toprak seni rahatsız ediyor mu? O karanlık mağara içinde ne yapıyorsun? Misk tanesine benzeyen benin,o ahu gözlerin ne oldu? Parlak akike benzeyen dudağın,misk kokulu kıvırcık saçların ne noldu? Sen ne oldun,neredesin?...Zahiren sen kayboldun,hakikatte canımın içindesin.Bu hasta gözümden uzak oldunsa da bir lahza gönlümden uzak değilsin.Şeklin gözlerimde kayboldu fakat gönüllerde ıstırabın ebedidir”.


Büyük şair Nizami hikayeyi şöyle bitirir;

“Mecnun yine mihnet içinde geçen bir gün,canı dudağına gelmiş bir halde ağlayarak Leyla’nın mezarına geldi,mezarın halkası üzerine düştü.Ve artık gemisi battı.Hasta bir karınca gibi çırpındı,yaralanmış bir yılan gibi kıvrandı.İnleyerek birkaç beyit okudu,acı acı ağladı.Nihayet ellerini gökyüzüne kaldırarak gözlerini kapadı ve duaya başladı.


Ey her şeyi yaratan Tanrı,bütün sevdiklerinin başı için artık beni bu mihnetten kurtar,sevgilimin yanına ulaştır,canımı al.Bu ıstıraptan beni kurtar.Başını yere koyup mezarı kucakladı,sevgilim diye inledi ve ruhunu teslim etti. O da bu geçitten geçti.Bu yoldan geçmeyen kim vardır? Yokluk öyle bir yoldur ki,herkes o yolu katedecektir”


* * *

Bir kuş olup uçmak gerek/Bir kenara geçmek gerek/ Bir şerbetten içmek gerek/ İçenler ayılmaz ola…

Ahh! Şimdi keşke bu kutsal hikayenin şerbetiyle, gökyüzünün en ıssız yerlerinde uçan bir turna olsam.Turna olup,doğup büyüdüğün topraklara yücelerden baksam. Baktığın yerlerde izini arasam. Yurdunu kabe yapsam .Kabe’yi döner gibi üzerinde dönsem. Ahhh şimdi keşke gökyüzünün ıssızlarında uçan bir turna olsam,gönül derdim kanatlarıma güç verse,gizli gizli ağlasam. Göz yaşlarım bahar yağmurları olsa ,yağmur olup bahçendeki çiçeklere hayat verse.O çiçekleri koklayıp ciğerine çeksen.Sonra nefesini seher yellerine katsan,yüzümü o mübarek rüzgara dönsem,rüzgarla gelen nefesin vücuduma can verse…Biliyorum artık,neden seher yelleri bu kadar latif,bu kadar tatlı.Çünkü yüzümü okşayan her rüzgarda sana söyleyeceğim şiirler saklı...

Özgür Ali İhsan DURGUN
Kullanıcı avatarı
Ali İhsan Durgun
Sitenin Sahipleri
Sitenin Sahipleri
 
Mesajlar: 14
Kayıt: Cum Oca 13, 2006 3:09 pm
Konum: İstanbul

Dön DÜŞÜNCE PLATFORMU

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron