SÜLEYMAN ASKERİ BEY (SON)

"Düşünebilen bir nesil yaratmak ve düşüncelerimizi özgürce paylaşmak için" burada buluşalım.

Moderatörler: Muzaffer Mustafa Altuncu, Osman Nuri Sarı, Özgür Hasan Altuncu

SÜLEYMAN ASKERİ BEY (SON)

Mesajgönderen İlkay Durgun » Cum Ara 07, 2007 2:19 pm

Süleyman Askeri Bey ve ailesinin hikayesi-V
Yazımızın 2. bölümünde son derece şaşırtıcı ve bizi çok mutlu eden bir sürpriz ile karşı karşıya kaldık. Zira, Süleyman Askeri Bey'in torunu Kadri Hasgöçmen Beyefendi ile tanıştık.

--------------------------------------------------------------------------------


--------------------------------------------------------------------------------

SÜLEYMAN ASKERİ BEY’İN AİLESİNE NE OLDU ?




Makaleye geçmeden önce önemli bir not: Süleyman Askeri Bey’in hayat öyküsünü kaleme alırken iki amacımız vardı. Bunlardan ilki, hatırası üzerine koyu bir sis perdesi çekilmiş bu yiğit Osmanlı subayının aziz ruhunu yad etmek, diğeri ise Süleyman Nazif’in tabiri ile “Vatanı için vatanından başka her şeyi isteyerek ve gülerek feda etmiş “ olan Süleyman Askeri’nin hayat öyküsünden mümkün olduğunca çok insanı haberdar etmek idi.



Yazımızın 2. bölümünde son derece şaşırtıcı ve bizi çok mutlu eden bir sürpriz ile karşı karşıya kaldık. Zira, Süleyman Askeri Bey hakkındaki yazılarımıza tesadüf eden Kadri Hasgöçmen Beyefendi bizimle irtibat kurdu.


Kadri Hasgöçmen Beyefendi, Süleyman Askeri’nin torunudur. Ve Kendisi Selanik Türkleri Derneği İzmir şubesinin kurucularından olup, İzmir Buca semtinde yaşamaktadır. Bizler, kendisinden Süleyman Askeri Bey’in ailesinin hikayesini dinleme fırsatını da elde ettik .


O halde buyurun, ailenin trajik hikayesini ve Süleyman Askeri’nin yetim kalan kız evladına, kimin sahip çıktığını öğrenmeye..


KUŞCUBAŞI EŞREF , SÜLEYMAN ASKERİ’NİN YETİM EVLADINA SAHİP ÇIKIYOR…


Süleyman Askeri Bey henüz Manastır’da iken, Filibe eşrafından Fadime Hanım ile evlenir ve daha sonra Bağdat’a gitmek için Manastır’dan ayrılırken ailesini de Selanik’e gönderir.

Bu evlilikten iki kız evladı olur.

1910 doğumlu kızının ismi; Fatma’dır.

Süleyman Askeri, Fatma’dan daha küçük olan ancak doğum tarihini tam olarak bilemediğimiz diğer kızının ismini ise Dilek koyar.

Ve aile, Süleyman Askeri‘nin cepheden cepheye sürüklenen mücadele hayatı boyunca Selanik’te yaşamını sürdürmeye devam eder.

Ta ki…

Ta ki, Süleyman Askeri şehit olana kadar …

Büyük kumandanın Irak cephesinde şehit olduğu haberi, ailenin yaşayacak olduğu büyük trajedinin de başlangıcı olacaktır.

Çünkü bir süre sonra hem eşi Fadime Hanımefendi’den hem de küçük kızı Dilek’ten haber alınamaz olur.

Zira, muhtemelen kendi imkanları ile Selanik’ten ayrılmaya çalıştıkları sırada, Süleyman Askeri’nin küçük kızı Dilek [ o zamanlarda 5-6 yaşındadır ] kaybolacaktır.

Aile bugün hala kayıp büyükannelerinden Allah’ın mucizesi kabilinden bir haber alabilme umudunu koruyor.. Bir işaret bir iz…

Küçük kızını kaybeden Fadime Hanımefendi, bunun ardından vefat eder .

Ve Süleyman Askeri’nin diğer kızına sahip çıkan kişi, bir başka genç Osmanlı subayı olacaktır.

Bu kişi; Kuşcubaşı Eşref Bey’dir.

Kuşcubaşı Eşref Bey bizzat Selanik’e gelerek, o tarihte 7 yaşında olan küçük Fatma’ya sahip çıkar.

Fatma, şehit babasının mücadele arkadaşı Kuşcubaşı Eşref’in gözetimde İzmir’e getirilerek emin ellere teslim edilir ve evlilik çağına geldiğinde İsmail Beyefendi ile evlenerek, vefatına kadar yaşamını İzmir’de sürdürür.


Süleyman Askeri’nin kızı Fatma Hanım, Kadri Hasgöçmen Beyefendi’nin büyükannesidir.


Ve Kadri Hasgöçmen Beyefendi, dedesi Süleyman Askeri’nin Irak’taki kabrinin Türkiye’de olması gerektiğini söylüyor..


Evet bizce de, Süleyman Askeri’nin kabrinin vatan toprağında olması gerekir .


Bu nedenle, Kadri Hasgöçmen Beyefendi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e bir mektup yazdı ve aps ile gönderilmiş olan bu mektup 27-11-2007 tarihinde Çankaya Köşkü’ne iletildi ...


Ne demeli ki; Tarih kitaplarında kendisine iki satır da olsa yer bulamamış olan Süleyman Askeri ‘nin, sonsuz uykusunu vatan toprağında sürdürmesi için ne gerekiyorsa yapmak boynumuzun borcudur.



Süleyman Askeri'nin Evlilik belgesi



Fatma Hanım’ın Süleyman Askeri’nin kızı olduğuna dair belge



--------------------------------------------------------------------------------

SÜLEYMAN ASKERİ BEY – 5.BÖLÜM (SON)


“Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın

Gömelim gel seni tarihe ” desem; Sığmazsın…”

M.Akif


Kimi insanlar vardır; Şair olmasalar da şiiri mesken tutmuşlardır. BatıTrakya Cumhuriyeti’nin milli marşını yazması teklif edildiğinde, tıpkı Süleyman Askeri gibi söze “ maruf bir şair liyakatine haiz olmadığım halde..” diye mahcupça başlayacak olsalar da; Bilirsiniz ki, aslında gördüğünüz hayat kozasını şiirle örmüş bir kelebektir. Ve o kısacık ömürleri, hayat içinde bir mısradan ötekine yetişmeye çalışmakla geçer. Sürekli umut ve keder içinde... Herkesin “ artık yeter “ dediği anlarda “ yeni baştan “ diyerek… İşte bu nedenle, onlar için geri adım atacak ve olan bitene seyirci kalacak bir zemin olmadığından, intihar gibi de bir yaşam sürerler… Geri adım atmazlar çünkü salt duygu olarak yaşarlar . Geri adım atmazlar çünkü tüm şahsi menfaatlerin yerine görev bilincini , Allah ve vatan sevgisini koymuşlardır. Zira, tavizsiz ruhları ancak bu şekilde varolabilir .


Süleyman Askeri, bu dünyayı güzelleştirmeye gelmiştir. Ve bilirsiniz ki; İnsan bir kere şiiri mesken tutmaya, şaire öykünmeye görsün, artık tüm mısralar bir öncekinin devamına tekabül edecektir. Şiirde durmak mısradan aşağı tepetaklak gelmek demektir, şair daima bir sonraki mısranın peşi sıra sürüklenir durur. Velhasıl o vakitler Osmanlı’da da hayat, tüm mısraların zapt edildiği bir şiirse , şundan da emin olmalıyız ki; Süleyman Askeri de tıpkı şair gibi ancak durursa veyahut geri adım atacak olursa gerçekten ölmüş olacaktı ...


Hiç durmadan, hayat öğütür devreden bu çark,

Ölmek sırayladır, sıralanmakta varsa fark!

Yahya Kemal


Süleyman Askeri’yi 1913 senesinin 29 Ekim gününde bırakmıştık. 29 Ekim 1913, Askeri’nin “ Ey Şirin BatıTrakya “ diye seslendiği, B.Trakya Türk Cumhuriyeti’nin yıkılış tarihidir. Ve tarihin ne garip bir tecellisi ki, ilk Türk cumhuriyetinin yıkılış tarihi olan bu 29 Ekim, 10 sene sonrasında bu kez Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş günü olacaktır.


Süleyman Askeri, B.Trakya Türk Cumhuriyeti’nin yıkılmasından sonra yanındakiler ile beraber İstanbul’a döner. Ve Ekim 1913 itibari ile Dahiliye Nezareti Muhacirin Müdürlüğü ile vazifelendirilir. Kıdemli yüzbaşı rütbesi ile tüm B.Trakya ve Makedonyayı denetimi altında tutmaktadır. İstanbul’a döndükten bir süre sonra, bu vazife ile tekrar B.Trakya’ya gidecektir. Bu kez, bölgeye gitmesinin amaçlarından birisi, Enver Paşa tarafından planlanmış olan iskan planının uygulanışını koordine etmek olacaktır. İskan planının amacı, B.Trakya ve Makedonya’da kalmış olan Türklerin, Osmanlı hakimiyetinde olan Doğu Trakya’ya veyahut Anadolu’ya sevkini sağlamaktır. Süleyman Askeri’nin diğer amacı ise, yeni bir savaş çıkması halinde Sırplara ve Yunanlılara karşı kullanılacak gizli kuvvetlerin oluşturma görevidir. Bu amaçla Sofya’da bulunduğu sırada da, Bulgar-Makedon Komitesi’nden Dr. Nikolof ve Pavli Satef ile görüşerek Sırplar’a ve Yunanlılar’a karşı ortak mücadele biçimleri belirlenmesinde öncü rol üstlenir.


Hatıralarında sıkça faydalandığımız Fuat Balkan da, Süleyman Askeri Bey’in artık Teşkilat-ı Mahsusa’nın başında olduğu dönemde, bölgedeki Türkler arasında gizli olarak teşkilat faaliyeti yürütmeye devam eder. Ve bu esnada, bölgedeki Türk cemaatinin kuvvetlenmesinde çok önemli katkıları olur. Süleyman Askeri Bey’in tohumlarını attığı bu planın meyvesi, onun ileri görüşlülüğünün gerçekte de ispatı olacaktır. Zira Kavala ve Drama bölgesindeki 4.Yunan kolordusu, kuvvetlenen Türk cemaati ve Süleyman Askeri’nin direktifinde hareket eden Fuat Balkan ve arkadaşlarının kurduğu milis taburları karşısında hiç karşı koymadan silahlarını teslim etmek zorunda kalacaktır. Bakınız Süleyman Askeri’nin emri altında görev yapan Fuat Balkan, o günleri nasıl anlatıyor;

“Ben İskeçe’de, evvela Garbi Trakya hükümetinden kalan ve Bulgarlar’dan saklanan silahları iyice muhafaza edip, bunlarla, Yunanistan içinde kendilerine güvenilip inanılabilecek Türkleri yavaş yavaş silahlandırmak, sonra Yunan hükümetine herhangi bir müdahale fırsatı vermemek için en küçük bir taşkınlık hareketinden de kaçınmak için son derece dikkatli bir çalışma havası içinde idim…”

Fuat Balkan


Süleyman Askeri, Basra Valisi ve Irak Cephesi Kumandanı olana kadar, Dahiliye Nezareti Muhacirin Müdürlüğü görevi yürütür. Süleyman Nazif ‘in “ vatanı için vatanından başka her şeyi gülerek feda etmiş olan bir Osmanlı ” olarak tarif ettiği büyük kumandan için sonun başlangıcı ise İngilizlerin Basra’yı işgal ettiği 22 Kasım 1914 tarihinde başlayacaktır.


Basra’nın işgali, İstanbul’da deprem etkisi yaratır. Ve bölgedeki Osmanlı askerlerinin sayısının düşman kuvvetlerine oranla çok az olması, Osmanlı’yı alarma geçirir. Aslına bakarsanız, gün yine tıpkı Trablusgarp’ta ve B.Trakya’da olduğu gibi yerel kuvvetlerin de desteğini arkasına alarak pervasızca düşmanın üzerine yürüyecek Osmanlı subaylarının günüdür.


Bunun üzerine Enver Paşa, Trablusgarp ve B.Trakya’da örgütçülüğünü ispat eden Teşkilat-ı Mahsusa kurucularından Süleyman Askeri Bey’i hemen göreve çağırır. 20 Aralık 1914’te Basra valiliği ve Irak cephesi kumandanlığına atanan Süleyman Askeri, B.Trakya’da kendisiyle beraber savaşmış olan genç subaylardan oluşan bir birliğin yanı sıra, gönüllülerden topladığı ve Osman Bey’e ithafen “ Osmancık taburu “ ismini verdikleri yerel kuvvetlerle, 12 Nisan 1915’te İngilizlere karşı harekata geçer.


Bakın bölgedeki Alman kuvvetlerin komutanlarından Hans Lührs , Süleyman Askeri’den nasıl bahsediyor.


“Bu sırada bölgedeki Türk birliklerinin başkumandanı olarak sahneye Süleyman Askeri Bey çıktı. Olağanüstü gözüpek, atılgan ve son derece sert bir askerdi. Bir çok cephede bulunmuş, Trablusgarp’ta Enver Paşa’nın yanında şiddetli çatışmalar içinde yer almış ve kanlı Balkan savaşları boyunca cesaretini gözler önüne sermişti.”

Hans Lührs


Süleyman Askeri’nin komutasındaki kuvvetlerin ilk yapacağı, İran Ehvaz kasabasına yönelerek, İngiliz’ler için büyük önemi olan petrol boru hattını tahrip etmek olacaktır. Ancak Basra’nın geri alınması pahasına hiç sakınmadan canını ortaya koyan Süleyman Askeri, maalesef 20 Ocak 1915 tarihinde, Dicle kıyısında keşif yapan İngiliz birlikleriyle karşı karşıya kalır ve çıkan çatışma esnasında iki bacağından birden yaralanır. Genç Osmanlı subayının bundan sonra gösterdiği mukavemet ve cephe gerisinde dinlenmesi gerektiğine dair yapılan tüm telkinlere rağmen bir an olsun birliklerin başından ayrılmayacak olması ise, herkesi hayrete düşürecektir. Hans Lührs, seneler sonra kaleme aldığı hatıralarında, bu durum karşısında duydukları hayret ve hayranlıktan şöyle bahseder;


“Süleyman askeri, yarası sebebiyle çektiği büyük acıya rağmen, özel olarak hazırlanmış bir sedye ile birliğe eşlik ediyordu. Doğrusu, bu olağanüstü Türk kumandanın gayreti karşısında hayretler içerisinde idik. O, 160 km lik bir mesafeyi, kanlar içerisinde sedye üzerinde, yer yer düşmana çok yakın mesafeden yol alarak bu şekilde kat etti . Daha sonra da, yine sedye üzerinde üç gün boyunca bir an olsun yorulmadan mücadeleyi yönetti. Aldığımız haberlere göre Süleyman Askeri, bulunduğu yerden olağanüstü bir gayretle muharebe alanını ve Şatt-ül Arap’a yönelen akınları kontrol ediyordu. Düşman Basra civarında sol kanatta mevzilenmiş halde idi. Türkler; bir askeri harekat içinde düşünülebilecek en üst düzeyde bir cesaret ile donanmışlardı ve Süleyman Askeri Bey’in sedye üzerinde ettiği seyahat boyunca açlık ve susuzluğa rağmen, içlerinde en ufak bir şikayeti olan yoktu. Çöl yolu üzerinde gerçekleştirebilecek ikmal için yeterli düzeyde yük hayvanına sahip de değillerdi. İhtiyaç duyulan her şey; Cephane, malzeme ve gıda stoku, askerler ya da yük hayvanları için gereken su ..Tüm bunların taşınması gerekiyordu. Ve hücum eğer üç gün içerisinde başarıya ulaşmaz da Basra Türkler tarafından en azından harici olarak kuşatılmazsa, bu durum büyük bir mağlubiyetin ardından gelecek trajedinin başlangıcı olacaktı. Ancak Süleyman Askeri, büyük bir harekata cesaret etmişti ve bu Türk subay adeta herkese meydan okuyordu.”

Hans Lührs



Süleyman Askeri, iki bacağından yaralı olmasına rağmen, sedye üzerinde 9000 kişilik bir kuvvetin başında Basra’ya doğru ilerlemeye başlar. Gerçekte de Hans Lührs ‘ün hatıralarında kaleme aldığı gibi, Basra en azından harici olarak kuşatılmaz ve İngiliz kuvvetlerinin mümkün olduğunca çok kayıp verip geri çekilmesi sağlanmaz ise, telafisi olmayacak olan büyük bir mağlubiyet gerçekleşmiş olacaktır.


” Bazen tek bir adam koca bir orduya ruh olmak itibariyle başlı başına bir ordu olabilir. Bu nadir fakat vakidir. İşte Süleyman Askeri Bey o nadir olan vakalardan birini gerçekleştirdi. İngilizleri Korina kasabası önünde aylarca tutan kuvvet, Süleyman Askeri Bey'in şahsı pervasızlığı ve yine kendisinin seçmiş olduğu bir avuç kahramandı. Süleyman Askeri, Korina önünde ve gayet vahim surette iki bacağından yaralandı.. Fakat kahraman komutanlara yakışacak bir metanetle ta Basraya kadar gitti ve şehrin 15 kilometre yakınındaki Şuayyibe mevkii müstahkemine taarruz ettti. Süleyman Askeri beyce maksat hasıl olmuş, durdurulamayacağı ve yenilemeyeceği zan olunan düşmanın tevkifi, tehdit ve hatta mağlup olabileceği imkanı fiilen gösterilmiş idi. Süleyman Askeri vatanı için vatanından başka herşeyini isteyerek ve gülerek feda etmiş bir Osmanlı idi".

Süleyman Nazif



Süleyman Askeri emrindeki kuvvetler ile durmaksızın ilerlemeye devam eder. Beklenen karşılaşma, 12 Nisan 1915’de Suaybe civarındaki Bercisiyye ormanı etrafında olacaktır.. Çatışma başlar. Süleyman Askeri, savaşı sedye üzerinde yönetmektedir. Ancak İngilizlerin takviye kuvvetler çıkarması sonucu Türk birliği maalesef mevcudunun yarısını şehit vermek zorunda kalacaktır.


Otuz bir senelik kısa ömründe bir an olsun onurundan taviz vermemiş olan Süleyman Askeri bu kayıptan kendini sorumlu tutar ve İngilizlere sedye üzerinde esir düşeceğini anladığı an, onun için yapacak tek şey kalmıştır.


Süleyman Askeri, teslim olmaktansa silahında kalan mermiyi başına sıkarak intihar eder.


Arabistanlı Lawrence, Süleyman Askeri’nin intihar haberini aldığında, Şerif Hüseyin ile beraber başlatacakları isyanı görüşmektedir . Ve seneler sonra -Hikmetin Yedi Sütunu- adlı kitabında şu satırları kaleme alır..


“Osmanlı Türkleri içinde devletlerinin hayat ve varlığının kritik bir safhaya girdiğini hissedenler yok değildi. Ben çölde görev yaptığım sırada ve hiç ümit edilmeyen yer ve şartlarda bunlara rastladım. Onlar, devletlerinin mevcudiyetini devam ettirebilmek için fevkalade fedakarlıklara ihtiyaç olduğunu hissetmenin bilinciyle her şeyi yapmışlardır. İmparatorluğu oluşturan unsurlar ise her ne pahasına olursa olsun ayrılık davasındaydılar... İntihar ettiği haberi bize geldiği zaman Mekke’de Şerif Hüseyin’in sarayındaydım.


Hüseyin Paşa, bana “Bunlar böyle ölmesini de bilirler” dedi.”

Arabistanlı Lawrence



Kimi insanlar vardır, şair olmasalar da şiiri mesken tutmuşlardır, demiştik. Bunların kısacık ömürleri, bir mısradan ötekine yetişmeye ve zapt edilmiş bir şiiri tekrar okunur kılmaya çalışmaya geçmiştir.


Oysa bugün, yattığı sonsuz uykuda ona evsahipliği yapan topraklar, hala işgal altında ...


Ruhun şad olsun Trablusgarp’ın, B.Trakya’nın, Irak’ın yiğit kumandanı


Affet bizi !



Kaynaklar ;


• Yalçın Soner, Teşkilatın İki Silahşörü, Doğan Kitap, İst. 2001

• Dr. Tahir Tamer Kumkale, Batı Trakya, Önce VATAN 17–20 MAYIS 2003

• Bıyıklıoğlu Tevfik, Trakya’da Milli Mücadele, Cilt I, II. Baskı, TTK Yay., Ank.1987

• Hans Lührs – Gegenspieler des Obersten Lawrence – Otto Schegel Gmhb 1936

• Makedonya Türkleri resmi sitesi www.makturk.com

• Teşkilat-ı Mahsusa – Philipp Stoddard

• Teşkilat-ı Mahsusa ve B.Trakya Türk Cumhuriyeti’nin teşekkül sebepleri – Ahmet Aydınlı

• Gündağ Nevzat, Garbi Trakya Hükümet-i Müstakilesi, Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank.1987
Kullanıcı avatarı
İlkay Durgun
Sitenin Sahipleri
Sitenin Sahipleri
 
Mesajlar: 280
Kayıt: Pzr Kas 06, 2005 9:27 pm

Dön DÜŞÜNCE PLATFORMU

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir