AÇIK MEKTUP "Fahrettin Paşa"

"Düşünebilen bir nesil yaratmak ve düşüncelerimizi özgürce paylaşmak için" burada buluşalım.

Moderatörler: Muzaffer Mustafa Altuncu, Osman Nuri Sarı, Özgür Hasan Altuncu

AÇIK MEKTUP "Fahrettin Paşa"

Mesajgönderen İlkay Durgun » Sal Kas 20, 2007 11:36 am

AÇIK MEKTUPLARA

AÇIK CEVAPLAR


“Medine Müdafaası”




“..’Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?’ diyorlar.
Gördüğüm: yer yer,
Harap iller, serilmiş hanûmanlar, başsız ümmetler;
Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar;
Buruşmuş çehreler, tersiz alınlar, işlemez kollar;
Bükülmüş beller, incelmiş boyunlar, kaynamaz kanlar.
Düşünmez başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar;
Tegallüpler, esaretler, tahakkümler, mezelletler;
Riyalar, türlü iğrenç iptilalar, türlü illetler;
Örümcek bağlamış, tütmez ocaklar, yanmış ormanlar;
Ekinsiz tarlalar, ot basmış evler, küflü harmanlar;
Cemaatsiz imamlar, kirli yüzler, secdesiz başlar;
‘gazâ namıyla dindaş öldüren bîçare dindaşlar;
Ipıssız âşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar;
Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar!..

Geçerken, ağladım geçtim; dururken ağladım durdum;
duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda baş vurdum.
mezarlar, ahiretler, yükselen karşımda dûradûr;
Ne topraktan güler bir yüz, ne göklerden güler bir nûr.
derinlerden gelir feryadı yüzbinlerce âlâmın;
Ufuklar bir kızıl çember, bükük boynunda İslamın!
Göğüsler sızlayıp durmakta, zincirler daralmakta;
Bunalmış kalmış üç yüz elli milyon cansa gırtlakta!”
Mehmet Akif ERSOY


Muhterem Fahreddin Paşa,

Yıl 1918. 30 Ekim. Osmanlı devleti, Mondros ateşkes anlaşmasını yenilen taraf olarak imzalamıştır. Bütün cephelerde savaş durmuş, Osmanlı birlikleri silah, cephane ve tesisatlarıyla Anadolu’ya nakledilmeye başlamıştır. Yalnızca Medine Seferi Kuvvetleri verilen emirlere rağmen teslim olmamıştır. Ateşkesin tarafları panik içindedir. Medine’yi muhasara eden Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah tedirgindir. Medine içinde teslim olmak lazım geldiğine inanan bir kısım zabit ve erat dahi bir an önce evlerine dönme arzusuyla doludur. Ne var ki, Hicaz seferi kuvvetler kumandanı ‘Çöl Aslanı’ lakaplı Fahreddin Paşa, teslim olmamakta, ‘Peygamberin kutsal mevkiini çapulculara ve İngiliz yâranlarının himayesine terk etmem’ diye, diretmektedir.

Beş ay, tam beş ay boyunca direnir, Fahreddin Paşa.. Medine’ye ulaşan tek ikmal yolu olan demiryolu tahrip edilmiş, destek kesilmiştir. Erzak azalmış, hastalık ve açlık baş göstermiştir. Paşa, çekirgenin faydaları üzerine bir tamim yayınlamış, askerleri çekirge yemeye özendirmektedir. İspanyol nezlesi ve iskorpit hastalığı, askerleri kırmaya başlamıştır. Gölgede 50 dereceye varan sıcak, arada bir yağan kartopu büyüklüğünde dolu, samyeli, Şerif Hüseyin’in bedevilerinin sinsi tacizleri, firar eden Arap askerler, ye’ise düşen zabitler, belirsiz bekleyiş, garip bir direniş..Fahrettin Paşa, inat etmektedir, kararlı ve öfkelidir; bir beyanname yayınlar;

“..Ey Nâs!..malumunuz olsun ki, şecî kahraman askerim bütün İslamın teyid-i manevisiyle Hilafetin gözbebeği olan Medine’yi son fişeğine, son damla kanına, son neferine kadar muhafaza ve müdafaaya memurdur. Buna askerce, müslümanca azm-û cezm etmiştir. Bu asker, Medine’nin enkazı altında ve nihayet ‘Ravza-yı Mutahhara’nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten mensuc kızıl bir kefende görülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet ‘Mescid-i Saadet’ minarelerinden ve yeşil kubbesinden Osmanlılığın Albayrağı alınamayacaktır..”

Şerif Hüseyin 5 Haziran 1916’da ayaklanmış, Medineye kadar ilerlemiş ve orada Fahreddin Paşa komutasındaki Hicaz seferi kuvvetleri tarafından durdurulmuştur. Şerif, Medine’yi ele geçirip, ‘Haşimiye Hükümet’ni ilan etmek istemektedir. İngilizler, Arap aleminde Şerif’in Hilafetinde bir İslam imparatorluğu kurma sözü vermişlerdir. Fahreddin Paşa, kuvvetlerinin başında fiilen harbe katılarak asilerin baskınlarını püskürtür, İngiliz ve Fransızlardan aldıkları altın, silah ve erzaklarla mücehhez çapulcuları püskürtür ve Medine’yi kontrol altına alır. Haziran 1916’dan Temmuz 1919 tarihine kadar müdafaa eder. Mütarakeye rağmen beş ay daha direnir.

Sonunda, Halifenin emir vermesini teslim olmak için şart koşar. Yanındaki bazı zabitlerinde ihanetiyle Paşaya bir oyun kurulur ve 13 Ocak 1919’ da Paşa teslim alınır. Fahreddin Paşa, kılıcını ve silahını teslim etmez, Hz. peygamberin mescidine, Hz. Fatıma’nın kabrine emanet eder. Ve bir İngiliz distroyeriyle Mısıra götürülüp hapsedilir. Oradan Maltaya götürülür ve 1921 yılında serbest kalır. Oradan Anadolu’ya geçerek Milli Mücadeleye katılır. Kazım Karabekir komutasındaki Kars 12. Fırkası ile Sakarya’ya doğru yola çıkar. Başkomutanlık meydan muharebesine katılır. 1922 yılında dört yıl süreyle Afganistan’a elçi olarak atanır. Hind Müslümanların Milli Mücadeleye yardımı için çaba gösterir. 1926’da Anavatana döner. 1948’de İstanbul’da vefat eder.

Osmanlının ilk Akıncı beylerinden Balioğulları soyundan gelen Fahreddin Paşa, vasiyeti üzerine Rumelihisarı kabristanına defnedilmiştir. Şerif Hüseyin ise, İngilizlerin oyununa gelmiş, sonraki tüm hainlere ibretlik bir örnek olarak, gavur sözüne güvenmenin cezasını zillet içinde yaşayarak ödemiş ve Kıbrısta sürgün ve zelil bir halde ölmüştür . Haşimiye imparatorluğu yerine, İngilizlerin gizli üssü konumundaki küçük Ürdün’de oğluna bir ülke düşmüştür.

Muhterem Paşam,

Aradan nerdeyse yüz yıl geçti. Doğu’da ‘tarih tekerrürden ibarettir’ denir. Tarihin bu sıkıcı çevriminden çıkıp yeni ve başka bir dünya kurma adına bu kuralı kabul etmek istemiyoruz. İçimize sinmiyor. Ama, eğer bugün hayatta olsaydın, ‘tekerrürün’ değişmez bir yasa olduğunu iddia ederdin sanırım. Aynı olan tekrar ayan oluyor, çünkü. Meğer, tarihen kısa bir ara verilmiş ve aynı filmi yüz yıl sonra tekrar yaşıyoruz. Osmanlı adeta hala tasfiye ediliyor. Topraklarımız yine işgal altında, devletimiz yine esir, halklarımız yine perişan. Aşiretler için ‘ingiliz altını’ yerine Amerikan doları, Avrupa Euro'su geçerli şimdi. Aydınlar, yine halklarının önüne düşmüş, ‘Osmanlı zulmü yerine Amerikan ve Avrupa medeniyeti’ istiyor. Tanzimattan beri ‘Gavura gavur demek hala yasak, şimdi haine hain demeyi de yasaklamak üzereler.

Vatan deyince, Din deyince, Millet deyince, müstehzi edayla, ‘para’ diye cevaplayanlar artıyor. Vatan diyenler, millete düşman, din diyenler devlete, millet diyenler ötekine..Bütün rezistans devreleri ters bağlanmış. Toprağımıza müthiş tesirli bir narkoz şırınga edilmiş gibi. Olan biteni, sanki patangoyayı ilgilendiriyormuş gibi, seyrediyoruz. Seyretmek ne kelime, işgalciye yol göstereni, iş isteyeni, işbirliği yapanı, akıl vereni, kuyruğa girmiş. Güce tapan bio-genetiğimiz, sonunda tapacak büyük, en büyük gücü buldu. Yenilmez, yıkılmaz, her istediğini yapan, kahreden, istediğini yok eden, istediğini iktidar yapan, yeni devletler kuran, eski düzenleri değiştiren ‘baş tengri’ ABD. Bütün Şamanlarımız, bu yeni tengri’ye secde etmek için bir birlerini çiğner oldular. Yine akıl tutulması, yine baş dönmesi, yine mide bulantısı.

Paşam, Şerif Hüseyin’in isyan gerekçesi olarak ‘dinsiz İttihatçı hükümeti’ni ve Onların Osmanlıyı yanlış tarafta, İngilizlerin yanında olmak varken karşı safta savaşa sokmasını eleştiren beyannamesine cevap olarak bir beyanname yayınlıyorsun. Şöyle;

“..Tarihi ve dinî düşmanlarımız ve bunların müttefikleriyle hayat ve memat mücadelesine atıldığımız bir zamanda, Asa-yı İslam’ı şakkile beyn-el müslimin kanı dökülmesine sebep olan asi Hüseyin ile avanesinin bize hala Müslümanlıktan ve uhuvvet-i islamiyeden bahse cür’etleri şayanı hayrettir.

Alem-i İslamın mevcudiyeti ve bekası için’Cihad-ı Ekber’ ilanına mecbur olmuş olan Halife-i Müslim’in efendimiz etrafında Cezayir, Fas, Trablusgarb, İran,Hindistan ve Rusya Müslümanlarının da toplanmaya can attıkları şu tarihi günlerde, İslamın beşiği olan Arz-ı Mukaddesi, Kudüs-ü Şerifi, Makamat-ı Mübareke’yi İngilizlere çiğneten ve altın ve paraya ibadet eden ‘Ben-i İsrail’ gibi İngiliz lirası, altın ve benzerine tapan bu hainlerden her şey umulur…”

Bunu artık biliyoruz Paşam, paraya tapandan her şey umulur, vatan duygusu olmayandan, tarih şuuru olmayandan, Allah’a imanı olmayandan her şey umulur. Bu doğru. Peki paşam, aradan yüz yıl geçti ve şimdi diyelim ki, Girit yerine Kıbrıs, Musul yerine Kürt devleti, Arap aşiretleri yada Ermeniler yerine Kürt aşiretleri geçti. Peki bu makus talihin nedenleri üzerinde hiç düşündük mü acaba? Neden Arap aşiretlerinin bir kısmı ihanet etmişti, neden Kürtlerin bir kısmı o zamanda bugünde hep batıdan destek almaya çalışıyor, neden kendi çocuklarımızda ilk fırsatta kaçıp gitmek istiyor, neden insanlarımız AB’ye üyeliği destekliyor? Bunların hepsi hainlikten ekmek mi yiyor? Herkes mi ihaneti meslek edindi? Neden bir Amerika’ya yada Avrupa ülkesine kendi vatandaşları ihanet etmez, yada ‘yıkıcı-bölücü-irticai iç tehdit’ unsuru haline gelmezde, bizim insanımız neredeyse 300 yıldır mütemadiyen isyan eder, başkaldırır, bir şeyler ister? Ve her seferinde bir dış desteğe sarılır, sonra o dış destek tarafından kullanılıp atılır, ve sonunda kendisini de, devleti de yıpratıp tükettiğiyle kalır.

Yunanistan’ı saymazsak- ki yakında onu da sayabiliriz- Osmanlıdan ayrılan hiçbir topluluk Osmanlı düzeninden daha iyi bir düzen yada tarih sahibi olamadı. Ama buna rağmen hala ‘Osmanlı’dan ayrılma isteği ve arzusu devam ediyor. Bunun hiç mi iç nedeni yok Paşam? O kutsadığın ‘halife ve padişah hazretleri’ olsun, bugün kutsanan yada kendini kutsayan bazı kurumlar olsun, acaba bir defa bizimde hatamız, yanlışımız oldu, bundan nasıl döneriz? diye, düşündüler mi? Bir an için olsun, millete, topluma, halklara teb’a, kul, bitli piyade gözüyle bakmayı bırakıp da, insan gözüyle bakmayı denediler mi? Sorunların kaynağı nedir, bu topraklar neden uzun süredir huzur bulamıyor, kan ve ateşten başka bir şey görmüyor, diye sorguladılar mı? Bir an için yürekleri sızladı mı acaba? Ölen hep biziz, acı çeken biz, isyan edende bastıranda, ihanet edende cezalandıranda ‘biz’. Kendimizle boğuşup duruyoruz yüzyıllardır. Buradan bir çıkış yolu yok mu? diye, daha ne zamana kadar sormayı erteleyeceğiz. Kuyucu Murat paşadan başka çözümümüz olmayacak mı?

Yanlış anlama Paşam, Şerif Hüseyin yada Barzani- Talabani, Karzai, Kaddafi, bilmem kim, gavuru dost tutan cezasını bulur, ihanetin ve işbirlikçiliğin mazareti olmaz. Ben, onlardan değil, ‘Biz’den bahsediyorum, o Medine’den firar edip şerif Hüseyin safına katılan senin Arap askerinden, Kürt, Arnavut, hatta Türkmen aşiret mensuplarından..Onların analarından, babalarından, çocuklarından bahsediyorum. Bizden, hepimizden..Biz bunlar değilsek, kimiz? Bin yıl boyunca kardaş olmuş, dindaş olmuş, yoldaş olmuş o bölünmesi artık imkansız olan vücud.. O kimyası aynılaşmış, kanıyla, canıyla, ruhuyla bütünleşmiş olan Milletten..O bu coğrafyanın, bu toprakların, bu kaderin ortak sahiplerinden bahsediyorum..Biz, neden dönüp dolaşıp kendimize ihanet ederiz, birbirimizi arkadan vururuz, düşmanı dost edinir, gavura biat ederiz acaba? Hiç sorguladık mı bunu? Timur’un safına neden geçmişti o zamanın Müslüman Türkleri? Şaha gidelim diye neden yollara dökülmüştü Alevi Türkmenler? “Şalvarı şaltak Osmanlı, eğeri kaltak Osmanlı, ekerken yok biçerken yok, yemede ortak Osmanlı”, diye türküler yakanlar Anadolu’nun, bizim insanımız değil miydi? Neden Batı ülkelerinde onca savaş, iç savaş ve isyanlardan sonra bugün barış, huzur ve refah varda, bizde her şey aynıyla tekrar edip durur. Hiç ibret alınsaydı, tekrar eder miydi, tarih, demişler.. İbret almak nedir, tekrara düşmemek, aynı yerden bir daha ısırılmamak..Lügatimizde neden yeri yok bunların..

Muhterem paşam,

Aziz ruhunu incitmek istemiyorum, Hz. Peygamberin mübarek mekanını asilere ve gavurlara çiğnetmedin. Sonuna kadar direndin. Senin, sizlerin bu iradesidir bizi hala ayakta tutan, taşıdığınız ve devrettiğiniz o ‘Mü’min’ yüreğidir ki, biz buralarda hala var kalabildik. Bugüne kadar gavur kayırıcılardan tek bir hayır görmedik, fırsatını bulsalar elimizde kalan imanımızı da söküp almaya kalkacaklar. İmanı olmayan Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Arnavut, Boşnak yaratmak için Tanzimattan beridir uğraşıp duruyorlar. Hepsinin farkındayız. İmanı olmayanların ya da imanını kaybedenlerin, yahudiyi de, hristiyanı da, şeytanı da, mammon’uda kolayca dost edinebildiğini görüyoruz, yaşıyoruz.

93 harbinde Kafkasların, balkan harbinde Balkanların, 1. Dünya savaşında dokuz cephede milyonlarca Müslümanın tehciri, tenkilini kimse anlatmaz, yüz binlerce insanın uğradığı katliamlardan, acılardan, eziyetlerden kimse bahsetmezde, sadece gayrı Müslimlerin mübadeleden, 6-7 eylülden gördüğü zarar ve ziyanı biteviye gözümüzün içine sokarlar. Fahreddin paşadan, onun emrinde sonuna kadar sadık kalarak direnen Türk, Kürt, Çerkez, Arnavut askerden kimse söz etmez de, daima ihanet eden, firar eden, arkadan vurandan bahsedilir, acı hatıralardan, zulüm tarihinden sayfalar kazınır insanımızın beynine..Ortak noktalarımızın altını kimse çizmez ama farklılıklarımız abartılarak ‘yeni azınlık’ statüsü için kullanılır. Bunlara aşinayız. Hepsinin farkındayız.

Ama ben yinede aynı soruları soruyorum, Paşam, o soruların cevabını arıyorum, Bu cevaplar bulunmadığı sürece, daha çok Medine müdafaaları yaşayabilir, daha çok ihanetler ve başkaldırmalar görebiliriz.

Gerçek bir özeleştiriden başlayabiliriz mesela.

Muhterem Paşam, Ülkücü görüşlü lise öğretmenim, 12 Eylülden sonra gözaltında işkence sonucu öldürülmüştü. Kürt-Alevi kökenli komşumuzun tek çocuğu olan bir arkadaşım, ‘çatışmada ölü ele geçirildi’. İslamcı bir arkadaşımın domuz bağıyla bağlanmış halde cesedi bulundu..Hani derler ya, ’Milli birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz şu günlerde’, diyorum ki, millet çocuklarını ‘iti ite kırdırma’ diyerek telef etmenin, sistematik işkencelerin, olmadık suç isnatlarıyla insanların hayatlarını karartmanın, neredeyse elli yıldır memleketin düşünen, okuyan, arayan yeteneklerini konjonktüre göre sıraya dizip dövenlerin hesabını sormadan olmaz milli birlik, beraberlik.. Önce bunların hesabını vermeliler. Bunca iç ve dış borcun, yolsuzluğun, kapalı kapılar ardındaki alengirli alışverişlerin, sözde devletin âli çıkarları ardına gizlenmiş yazılı yada yazısız anlaşmaların, sözleşmelerin, işbirliklerinin, Marshall yardımının, Truman doktrininin, Kore savaşının, Yeşil kuşak doktrinin, Nato’nun, Cento’nun, darbelerin, zorunlu göçlerin, sürgünlerin, sansürlerin hesabını bir görsek. Güvenlik adı altında insanımıza abartılı eziyetler ederken, Ülkemizi Batıya bağımlı rehin devlet statüsüne indirenlerden açıkça hesap sorulsa..Bu eziyetlere isyan edenlerden önce, bu politikaların sahipleri ‘vatanseverliklerini’ ispat etse..

Diyorum ki, toplumun ezici bir çoğunluğunu AB’ye girersek kurtuluruz havasına sokan tüm bu kirli geçmişin, yani ‘kurtuluruz’ ifadesinde saklı olan ‘kir’in temizlenmesi için büyük ve cesur bir adım atılsa..Belki, yeni isyan ve iç savaşların önüne geçebiliriz. Belki o zaman sahte kavgaların gönüllü taraftarlarına bu kez ekmek çıkmaz. Belki, o zaman ‘hep birlikte’ ‘Medine’yi müdafaa etmek yerine New York borsasında ‘oyun kurmak’la, AB konseyinde Balkan savaşı katliamının hesabını sormakla, Rus Duma’sında Kafkasların özerklik ve bağımsız taleplerinin izini sürmekle meşgul olabiliriz. Belki, Afrika’da açlığa, Latin Amerika’da sömürüye, Avrupa’da uyuşturucu alışkanlığına, Asya’da yoksulluğa karşı da bir şeyler yapabiliriz. Belki o zaman İsrail’i zalimlikten caydırmakta, Usame Bin ladin’in ‘objektif ajan’lık misyonunu bertaraf etmekte mümkün olabilir.

Muhterem Paşam, koşullar aynı olduğu için söylüyorum, II. Abdulhamit, güvenlik endişesini ‘aklı’nı köreltecek kadar abartmasaydı ve milletin, yani bütün Osmanlı halklarının ortak çıkar ve mutluluğunu tarif edecek bir ‘fikr’e kendini adasaydı, belki o koca mülkü kaybetmez ve şimdi bu meseleleri konuşmuyor olurduk. Ortak çıkar ve mutluluk, ortak ülkü, ortak hedefler, ortak irade..Osmanlı, fethederken işte bu ortaklığı kurabildiği için kabul görerek büyümüştü. Devleti devlet yapan, Orduyu ordu yapan, Osmanlıyı Osmanlı yapan, işte bu kerim, adil ve büyük ‘ruh’tu. Ama sonradan küçüldükçe, bizi küçülten nedenlere daha çok sarıldık. Ve şimdi buradayız. Büyümek istiyorsak, bizi büyütecek nedenlere sarılmanın yolunu bulmak zorundayız.

Bu nedenle, samimi bir muhasebe ile işe başlamak gerektiğini belirttim. Toplumun farklı kesimleri arasında hızla yayılan yabancılaşma, güven yitimi, anlamsızlık, boşluk hissi, umutkırımı..yaklaşan yeni kriz ve sorunlar..iç ve dış manipülasyonlar..dayanacak ve direnecek gücü kalmamış bir insan yığını..yılana sarılmaya hazır bir psikososyal durum..Tüm bunları aşmanın yolu, büyük bir cesaretle ve açıklıkla, gerekirse özür dileyen, af dileyen, tazmin yolları bulan bir büyük erdem gösterebilmekten geçiyor. Bu erdemi gösteremezse Türkiye, yüz yıl sonra bugün, aynı delikten daha da küçülerek ve daha ağır bedeller ödeyerek çıkabilir.. Çıkabilir mi, o bile tartışılır.

'Milli birlik ve beraberliğin' yolu, Milli olanı, yani millette olan ne varsa olduğu gibi kabullenmek, tabii olanı içermek, bütün farklılıkları derinleştirilmiş bir demokrasinin ortak değerleri olarak görmekten geçiyor. Bunun dışında, istemeyüz, yaptırmayüz, kırarüz, dökerüz, yakarüzculuk var..Ne var ki, kabadayılık, inat, kaba güç, stotukoculuk ve faşizmle değil, Akıl, sağduyu ve imanla vatan korunur. Akil adamlar, buna devlet olmak diyorlar. Bakalım, bu manada bir ‘devlet’imiz var mıymış? yakında öğreneceğiz..

İşte böyle Paşam, sizler Medine’yi çekirge yiyerek korumuştunuz, bizler çekirge sürüsü gibi dağılmama telaşındayız. Bizi bu hallere düşürenler ise, bir an için dahi pişmanlık ve suçluluk duymadan aynı fitne ve fücur siyasetlerine devam edip gidiyorlar. Allah sonumuzu hayreylesin..

Paşam, Sana ve tüm Medine müdafii kahramanlara selam olsun..Allah’ın rahmeti üzerinizden eksik olmasın.

Ellerinizden öperim...

Hoşçakalın.


Kaynaklar:

* Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası, Feridun Kandemir,Yağmur Yay, ist. 1999

* Medine Müdafaası, Nâci Kâşif Kıcıman, Sebil Yayınları



Açık Mektuplar, Ahmet Özcan, Kızılelma yay.,İst-2004


ahmetozcan1@yahoo.com
Kullanıcı avatarı
İlkay Durgun
Sitenin Sahipleri
Sitenin Sahipleri
 
Mesajlar: 280
Kayıt: Pzr Kas 06, 2005 9:27 pm

Dön DÜŞÜNCE PLATFORMU

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir

cron