Açık Mektup: Karl Marks

Forumdaki bazı önemli belge ve bilgilerin saklandığı bölümdür.

Moderatör: Fatma Ozbilgi

Açık Mektup: Karl Marks

Mesajgönderen İlkay Durgun » Cmt Eki 27, 2007 1:02 pm

Açık Mektup: Karl Marks


Marks’ı eleştirerek aşacak bir anti kapitalist teori, bundan sonraki devrimlerin de ebesi olacaktır.

--------------------------------------------------------------------------------


--------------------------------------------------------------------------------

AÇIK MEKTUP: KARL MARKS


Gün doğarken her sabah
Bir kız geçer kapımdan
Köşeyi dönüp kaybolur
Başı önde yorgunca

Fabrikada tütün sarar
Sanki kendi içer gibi
Sararkende hayal kurar
Bütün insanlar gibi

Bir evi olsun ister
Birde içmeyen kocası
Tanrı ne verirse geçinir gider
Yeterki mutlu olsun yuvası

Dışarda bir yağmur başlar
Yüreğinde derin sızı
Gözlerinden yaşlar akar
Ağlar fabrika kızı

Gün batarken her akşam
Bir kız geçer kapımdan
Köşeyi dönüp kaybolur
Başı önde yorgunca
(Şiir: Bora Ayanoğlu)



Bay Marks,

Şimdilerde Fabrika Kızı’nı, delikanlısını, işçiyi, emekçiyi, yoksulu, üç otuz paraya haysiyeti için, çoluk çocuğuna helal rızık götürmek için çalışan milyonları düşünen, onlar için şiirler yazan, şarkılar besteleyen kalmadı.


Bora Ayanoğlu’nun bu eski şiiri, Alpay tarafından bestelenip şarkılara dökülerek dilimize eklenmişti…Ahmet Kaya’da “bir mavi otobüs gelirdi, seni alır giderdi, kaldırımlar kaldırımlar var ya, seni alır giderdi…” diyerek anlatmıştı fabrika kızını…Yoksul, mağdur ve mahrum kitleler, eskiden kaderlerine kızsalarda hallerinden utanmaz, zadegana özenmez, mahrumiyete rağmen mağrur yaşar, 'o mavi otobüslere' binerek giderlerdi. Şimdilerde “fabrika kızları” için şiir yazılmadığı ve onları 'düşünen' kalmadığı gibi, onlar da mahrumiyetten utanır, haramilere özenir oldu.


Olsun, bu devran bir gün dönecek elbet..insanlık yeniden insanlığını malda mülkte,makamda mevkide kaybetmeyi bırakıp, onuru, özgürlük ve adalet için çaba göstermekte aradığı ve kazanma hırsını tetiklemek için değil frenlemek için bedel ödediği bir yaşama geri dönecek.

Bay Marks,

Sen, 'fabrika kızı'nı kendine dert edinen, onları düşünen, onların göz yaşlarını dindirecek çareler arayan, batılı son büyük fikir adamıydın.

Fikirlerinden çok, zorlu ve yoksul yaşamöyküsünden etkilendiğim insanlardan birisin. Fikirler, bilirim, ne kadar önemli, derin ya da keskin olursa olsun, zaman içinde değişebilir, yanlışlanabilir veya önemsizleşebilir. Ama hayat, yaşandığı ile kalır ve bir insanı değerlendirmenin temel ölçüsü yaşadığı hayattır.

İnsanların fikirleri ile uyumlu bir hayat sürmesi, önemli bir erdem ölçütüdür mesela. Yani fikirleri değil, onunla uyumu, samimiyeti, safiyeti, içtenliğidir dikkate değer olan.


Batıda olduğu gibi bizim toplumlarımızda da fikirler, başka bir çok şey gibi, maske olarak işlev gördüğü için, artık insanların neci olduğuna, neyi savunduğuna bakmıyorum. Sadece hayatına kuşbakışı bakmak yetiyor. Nasıl yaşıyor, neler yapıyor ve en çok neyin peşinde koşuyor?


Eğer bir insanlık davamız varsa, bir ulvi aşkımız; sanırım artık ideolojik içeriğinden çok, kastettiğim ahlaki ölçütü bu davanın temeli yapmak zorunlu oldu. Savunduklarıyla yaptıkları arasında tezatlar, uçurumlar bulunan insanların yorduğu insanlık, bugün kapitalizme kolayca teslim olabildi. Artık insanları dinlemeden ya da anlamaya çalışmadan önce, onların yaşama tarzına bakmamız, seyretmemiz ve gözlemlememiz gerekiyor. Post modern bir ilke koyduğumun farkındayım, her şeyin sergilenebilir ve seyredilebilir hale indirgendiği bir çağda yaşıyoruz, ama kastettiğim tam olarak bu değil. Eskiler, ‘özü sözü bir olmak’ demiş. Dürüst olmak.. Her şeyin başı bu.


Bay Marks, senin hayatına baktığımda, önce bunu gördüm. Modern kapitalist sürecin iç savaşını tetikleyen o parlak devrimci fikirlerinden önce bütün dürüstlüğünle ‘sen’ varsın. Karl Marks isimli bir insan. Alman, Yahudi kökenli Lütherci Hristiyan-liberal avukat bir baba, ölünceye kadar sadakat ve tutkuyla aşık olduğun bir eş, zeki, duyarlı, mücadeleci bir çocukluk. Yoksulluk içinde bir hayat. Sadece kendi hayatını değil, tüm toplumun, tüm kapitalist dünyanın, tüm insanlığın kaderini değiştirmeye adanmış bir koca ömür.. Bu acılı yaşamın içinde ölen dört çocuğun. Küçük kızının cenaze masraflarını dahi bulamayınca komşuların yardımıyla defnedişin. Borç karşılığı rehin verdiğin elbiseleri alamadığın için günlerce evde mahsur kalışın. Ve aynı kumaştan her insan gibi, yalnız ve acı çeken bir ruhun.

Eşin Jenny, bir arkadaşına yazdığı mektupta, Londra’dayken yaşadığın hayata dair ipuçları veriyor: "..paramız olmadığı için..iki icra memuru geldiler ve elimde kalan birkaç şeyi, yatakları, ipek örtüleri, elbiseleri, herşeyi, hatta çocukların en güzel oyuncaklarını bile onlar orada gözyaşları dökerken alıp götürdüler. İki saat içinde ne var ne yoksa onları da alacaklarını söyleyerek tehdit ettiler. Ve ben orada çıplak döşemenin üzerinde titreyip duran çocuklarım ve ağrıyan göğsümle kalakaldım."


Sen, buydun Karl Marks, işte bu ‘insan’. İngiliz ekonomi politiği, Fransız sosyalizmi, ve Alman idealizmi‘nin mükemmel bir sentezle aşılması olarak özetlenen Marksizm, bu insan ruhunun ürünü işte. O halde, tabii ki ciddiye almak, dinlemek, anlamaya çalışmak gerekiyor.

Ama, Marksizmden çok, Marks’ı anlamaya çalışmalı… Marksizm, bana hep Marks’ın karikatürü gibi geldi. Belki senin de yaşarken gösterdiğin zaafın bunda payı var, ama en çok pay şakirtlerinin.. Marksın kapitalizme dönük itirazlarını, itiraz yöntemlerini ve daha iyi bir dünya kurma iradesinin bütün modern nitelikleriyle yöntemleştirilmesini bir ideolojik dogmaya indirgenmesinin adı olarak Marksizm, bana göre de ömrünü tamamladı. Kapitalistlerle ve liberallerle bu konularda benzer laflar etmek zoruma gitse de, maalesef durum bu. Fransız Anarşizminin ustalarından P.J. Proudhon, sana yazdığı bir mektubunda, Marksizm denilen din’in tehlikesine dikkat çekiyor ve seni uyarıyordu:

"Aziz dostum bay Marks,..toplumun kurallarını ve bu kuralların gerçekleşme biçimlerini, onları keşfetmemizi sağlayan gelişmeyi, isterseniz birlikte araştıralım. Ama, tanrı hakkı için, bütün apriori dogmatizmleri yok ettikten sonra, bu kez de biz kendimiz, halka kendi inançlarımızı kabul ettirmeye çalışmayalım; Katolik teolojiyi devirdikten hemen sonra, bir sürü afarozların yardımıyla, bu kez de kendisi protestan bir teoloji kurmaya koyulan yurttaşınız Martin Luther’in düşmüş olduğu çelişkiye düşmeyelim. Üç yüz yıldan beri Almanya bay Luther’in süprüntülerini temizlemekle meşgul, yeni süprüntülerle insan soyunun başına yeni bir iş icad etmeyelim...Bütün dünyaya bilgili ve uzak görüşlü bir hoşgörülülük örneği verelim; kendimizi, bu din mantığın dini, aklın dini bile olsa, yeni bir dinin havarileri olarak ortaya koymakla yeni bir hoşgörüsüzlüğün, tahammülsüzlüğün önderleri olarak ortaya atmayalım. Bütün itirazları hoş karşılayalım, teşvik edelim. Bütün dışlamaları, bütün mistisizmleri silelim; bir soruna hiçbir zaman bitmiş, tükenmiş gözü ile bakmayalım. En son delilimizi de tükettikten sonra bile eğer gerekiyorsa yeniden, belagat ve mizahla başlayalım. Bu şartlar olursa topluluğunuza katılabilirim, yoksa hayır!"


Tarih, Proudhon’u haklı çıkardı ve belki de çok daha olumlu bir işlev görecek olan Marks’ın fikirleri üzerinde, insanlığın kapitalizmden ve faşizmden sonra gördüğü göreceği en karanlık rejimler kuruldu. Yaşasaydın ve olanları görseydin, kahrından ölürdün sanırım. Devletler oyunu ve küresel sermayenin manipülasyonuna açık nice marksist akım, hareket, örgüt ve eyleme tanık oldu geçen yüzyılın dünyası. Sonuç, tam da senin korktuğun şekilde, insanlığın daha iyi bir dünya kurma istek ve çabasını körelterek ortaçağ kaderciliğine razı olduğu bir teslimiyetle bitti. Kapitalizm, bu sahte düşmanını muvazaalı bir soğuk savaş sonunda ‘yendi’. Oysa ortada ne savaş vardı ne de kapitalizme karşı duran bir rakip. Marksizm, devlet kapitalizmi ve Rus jeopolitiğinin dış politika aracı olarak gördüğü muvazaalı misyonu tamamlayarak ‘Öldü’. Piyasa kapitalizmiyle devlet kapitalizmi arasında süren kapitalist sistemin iç savaşıydı söz konusu olan. Ve Karl Marks, bu oyunun en işlevsel malzemesiydi. Hepsi bu.


Bay Marks, işte bu içinde bol devlet, istihbarat, entrika, manipülasyon olan oyunun parçası olan sol akımların bir çok figüranının iç savaş sonrası kolayca saf değiştirebilmesinin nedenlerini şimdi daha iyi anlayabiliyoruz. Demek ki, devlet aklı, ideolojik akıldan daha sağlıklı çalışıyormuş ve her devlet, bu oyunu görüp gerekli tedbirleri alarak kendi solcusunu kendi yaratmış.


Bizim ülkemiz, bu konuda bir laboratuar gibidir. Sol rüzgarlar dindikten sonra, yani maskeler atıldıktan sonra geriye kalan bakiyenin ahvalini sana nasıl anlatabilirim, bilemiyorum. Türk solu, tıpkı Avrupa solu gibi, üçüncü dünya solu gibi, ortadoğu solu gibi, sınıfta kaldı. Bu sol yolları ciddiye alan milyonlarca insan, umutlarının tükenişi ve çabalarının boşa gitmesinden sonra yorgunluk ve teslimiyette demir attı.


Şimdi, meydan Batıcılara, ‘kentli, çağdaş, ilerici, bilimci, uygar, demokrat, prezentabl, rantabl,’ gibi kelimelerle konuşan Neotanzimatçı unsurlara kaldı.

Bunlar,- çoğu eski solcu olmak üzere bunlar-, neredeyse 20 yıldır bize küfrediyorlar. Bize, insanlığa dair ne varsa, aşağılıyorlar. Köylülüğümüz, doğululuğumuz, imanımız, inançlarımız, törelerimiz, adetlerimiz, sofralarımız, yemeklerimiz, türkülerimiz, ..bize dair ne varsa, iğrenç, ölçüsüz ve alçakça bir saldırı altında..Çoğu eski solcu bu liberaller, kapitalistler, batıcılar, küresel savaş koalisyonu ile şu ya da bu şekilde irtibat içinde, bir öncü kolu gibi zemin temizliği yapmaya soyundular. Dünyayı ezilenler lehine değiştirme fikri başta olmak üzere, dinlerimiz, yaşam tarzımız ve sağlam kurumlarımızı tahrip ederek ve bunu da aralarında kavga ediyormuş gibi yaparak saldırı halindeler. Şimdilerde kifayetsiz muhteris karakterli eski dinci döneklerden de kendilerine kullar edindiler. Bu ölçüsüz saldırı, tabii ki derin yaralar açtı, açıyor. Sermayesiz, piyasasız, verimli’ siz, üretken’siz cümle kuramaz olduk. Menfaat, birey, kar, kazanç, yani şu eski bezirgan dili, tek dilimiz oldu. Oysa bu kavramlar ancak ve sadece, adalet, paylaşma, emek, dayanışma, ahlak ve şahsiyet gibi kavramlarla birlikte insanlığın gelişmesine yol açabilir.


Ünlü manifesto’da, bundan yüz elli yıl önce sanki bugünü tarif eder gibi şöyle demiştin:

"..İktidara geldiği her yerde burjuvazi, tüm feodal , babaerkil, kırsal ilişkileri darmadağın etmiştir. İnsanları doğal efendilerine düğümleyen cicili bicili feodal kordonları acımasızca koparıp atmış ve insan ile insan arasında kupkuru çıkar dışında, duygusuz ‘nakit ödeme’ dışında, hiçbir bağ bırakmamıştır. Dindar esrikliğin kutsal ürpertilerini de, şövalyece yüksek heyecanları da, dar kafalı burjuva duygusallığını da bencil hesapçılığın buz gibi suyunda boğmuştur. Kişisel saygınlığı değişim değerine indirgemiş, sayısız belgeli ve kazanılmış özgürlüklerin tümünün yerine tek bir özgürlüğü, vicdansız ticaret özgürlüğünü koymuştur. Kısacası burjuvazi, dinsel ve siyasal gözbağlarıyla üstü örtülü sömürünün yerine, apaçık, utanmaz, dolaysız, çıplak sömürüyü geçirmiştir.

Bugüne kadar üstün değer verilen ve sofuca bir ürküntüyle bakılan ne kadar eylem varsa burjuvazi, bunların hepsinin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip atmıştır. Doktoru da, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, iktisatçıyı da, kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir.

Burjuvazi, aile ilişkilerinin yürek titreten duygu dolu peçesini yırtmış ve onu düz para ilişkisine indirgemiştir.

..Burjuvazi, dünya pazarını sömürmekle, her ülkenin üretimine ve tüketimine kozmopolit bir nitelik verdi. Gericileri derin kedere boğarak, sanayiin ayakları altından üzerinde durmakta olduğu ulusal temeli çekip aldı. Eskiden kurulmuş bütün ulusal sanayiler yıkıldılar ve hâlâ da her gün yıkılıyorlar. O ülkenin üretimiyle karşılanan eski gereksinmelerin yerini, karşılanmaları uzak ülkelerin ve iklimlerin ürünlerini gerektiren yeni gereksinmeler alıyor. Eski yerel ve ulusal kapalılığın ve kendi kendine yeterliliğin yerini, ulusların çok yönlü ilişkilerinin, çok yönlü karşılıklı bağımlılığının aldığını görüyoruz. Ve maddi üretimde olan, zihinsel üretimde de oluyor. Tek tek ulusların zihinsel yaratımları, ortak mülk haline geliyor. Ulusal tek yanlılık ve dar kafalılık giderek olanaksızlaşıyor ve sayısız ulusal ve yerel yazınlardan ortaya bir dünya yazını çıkıyor.

Burjuvazi, bütün üretim araçlarındaki hızlı iyileşme ile, son derece kolaylaşmış haberleşme araçları ile, bütün ulusları, hatta en barbar olanları bile, uygarlığın içine çekiyor. Ucuz meta fiyatları, bütün Çin setlerini yerle bir ettiği, barbarların inatçı yabancı düşmanlığını teslim olmaya zorladığı ağır toplar oluyor. Bütün ulusları, yok etme tehdidiyle, burjuva üretim biçimini benimsemeye zorluyor; onları uygarlık dediği şeyi benimsemeye, yani bizzat burjuva olmaya zorluyor. Tek sözcükle, kendi hayalindekine benzer bir dünya yaratıyor.

..Burjuvazi, kırı kentlerin egemenliğine soktu. Çok büyük kentler yarattı, kentsel nüfusu, kıra kıyasla, büyük ölçüde artırdı, ve böylece, nüfusun oldukça büyük bir kısmını kırsal yaşamın bönlüğünden kurtardı. Kırı nasıl kentlere bağımlı kıldıysa, barbar ve yarı-barbar ülkeleri de uygar olanlara, köylü ulusları burjuva uluslara, Doğuyu Batıya bağımlı kıldı.

Burjuvazi, nüfusun, üretim araçlarının ve mülkiyetin dağınık durumuna giderek daha çok son veriyor. Nüfusu bir araya toplamış, üretim araçlarını merkezileştirmiş, ve mülkiyeti birkaç elde yoğunlaştırmıştır. Bunun zorunlu sonucu, siyasal merkezileşme oldu. Ayrı çıkarlara, yasalara, hükümetlere ve vergi sistemlerine sahip bağımsız ya da birbirleriyle gevşek bağlara sahip eyaletler, tek bir hükümete, tek bir hukuk düzenine, tek bir ulusal sınıf çıkarına, tek bir sınıra ve tek bir gümrük tarifesine sahip tek bir ulus içinde bir araya geldiler.

Gözlerimizin önünde buna benzer bir hareket yer alıyor. Kendi üretim, değişim ve mülkiyet ilişkileri ile modern burjuva toplumu, böylesine devasa üretim ve değişim araçları yaratmış bulunan bu toplum, ölüler diyarının büyüleriyle harekete geçirdiği güçleri artık kontrol edemeyen büyücüye benziyor. . Bu konuda, tüm burjuva toplumunun varlığını dönemsel yinelenmeleriyle her keresinde daha tehdit edici bir biçimde sorguya çeken ticari bunalımların sözünü etmek yeterlidir. Bu bunalımlar sırasında yalnızca mevcut ürünlerin değil, daha önceleri yaratılmış üretici güçlerin de büyük bir kısmı dönemsel olarak tahrip ediliyor. Bu bunalımlar sırasında, daha önceki bütün çağlarda anlamsız görülecek bir salgın baş gösteriyor —aşırı üretim salgını. Toplum kendisini birdenbire, gerisin geriye, geçici bir barbarlık durumuna sokulmuş buluyor; sanki bir kıtlık, genel bir yıkım savaşı, bütün geçim araçları ikmalini kesmiştir; sanki sanayi ve ticaret yok edilmiştir; peki ama, neden? Çünkü çok fazla uygarlık, çok fazla geçim aracı, çok fazla sanayi, çok fazla ticaret vardır da ondan. Burjuva toplum koşulları, bunların yarattığı zenginliği kucaklayamayacak denli dardır. Peki, burjuvazi bu bunalımları nasıl atlatıyor? Bir yandan üretici güçlerin büyük bir kısmını zorla yok ederek; öte yandan yeni pazarlar ele geçirerek, ve eskilerini de daha kapsamlı bir biçimde sömürerek. Yani, daha yaygın ve daha yıkıcı bunalımlar hazırlayarak, ve bunalımları önleyen araçları azaltarak.

Burjuvazinin feodalizmi yerle bir ettiği silahlar, şimdi, burjuvazinin kendisine karşı çevrilmiştir.."


Evet, bay Marks, yüz elli yıldır değişmeyen, hiçbir insani kaygısı olmayan ya da tüm değerleri körelmiş işte bu tefeci-bezirgan düzenin bugünkü sözcüleri tarafından yayılan yoğun sis bombardımanı altında, yolumuzu arıyoruz. Gerçeği, o her gün yaşadığımız somut gerçekliği dahi bize başka bir şey olarak sunmakta bayağı mahir olduklarını söylemeliyim. Birkaç sözde uzman kurumun resmi raporu, birkaç istatistik bilgi, güya ekonomi, güya piyasalar...sürekli bir tüccar ağzı, harami pervasızlığı, tefeci azgınlığı...Ve ezilenler, o insanlık tarihinin gerçek yaratıcıları, emek ve zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan milyonlar. Dünyanın her yanında kendi seslerini arıyorlar. Emeğin, haysiyetin ve adaletin sesini..Marks’ınki gibi yeni bir ses. Sömürücü, kapitalist, tefeci sesi bastıracak ve başka bir dünya, başka bir yaşam mümkün, diyecek cesur bir ses.


Karl Marks, işte bu nedenle hala önemli. Fikirlerinin doğru ve yanlış yanlarıyla önemli, itiraz eden gür sesiyle önemli, mücadelesiyle önemli..

Marks düşüncesindeki anahtar kavramların belki yeniden yorumlanarak kapitalizm dışında yeni ve adil bir dünya tasavvuru için kullanım değeri hala bulunuyor; Praksis, diyalektik, artı değer, yabancılaşma, sermaye birikimi, mülkiyet ilişkileri, sınıflar, metalaşma, ücretli kölelik, eşitsiz gelişme..

İnsanlık, mülkün belirli ellerde toplanmasının değişmez ve hatta ilahi bir kader olmadığını, bunun somut yasaları olan bir mekanizma içinde bilinçli eylemle gerçekleştiğini ve istenirse değiştirilebileceğini, senden öğrendi. Ne var ki, öğrencilerin içinde kapitalistler de vardı ve olası tüm açıkları kapatarak kapitalizmi kriz içinde sürekli ilerleyen bir sisteme dönüştürdüler. Dış sömürüden sağlanan kaynaklara dayalı Refah devleti politikalarının yarattığı büyüler, kitleleri bu düzen içinde de istediklerini elde edebilecekleri yanılsamasına ikna etti. Batılı emekçi kitleler, ikinci dünya savaşı sonrasında işte bu politikalar nedeniyle havlu attılar. Demokrasi, serbest piyasa ve insan hakları söylemleri, gelişmekte olan ülkelere de ihrac edildi. Aynı illüzyonlarla geçici tüketim rüzgarları pompalandı. Sonunda bu sahte rüya tabii ki bitti ve insanlar ellerine geçen ücretle kendilerine pompalanan yaşam tarzı arasındaki uçurumu görerek, şoke oldular. Şimdi işte bu şok sonrası hala üretmeden tüketme alışkanlığını sürdürme amaçlı yağma, yolsuzluk ve hırsızlık yöntemlerinin yaygınlaştığı bir süreç yaşıyoruz. Ancak bunun sürekli mümkün olmadığını da bir gün herkes öğrenecek. Ve o zaman tekrar daha adil, dengeli ve kamucu iktisat arayışları başlayacak.


Açıkcası, küresel finans kapitalin, küresel mafyanın bu düzenden rahatsızlığı söz konusu değil. Hatta aşırı üretime yeni pazarlar bulma çabasıyla bakir bölgelere de aynı hastalığı yayma uğraşı içindeler. Bu maksatla sözde pilot bölge olarak seçtikleri Brezilya, Arjantin, Meksika, Türkiye, Mısır, Hindistan ve Çin gibi kalabalık nüfuslu ülkelere dönük sürekli yeni ekonomik modeller deniyorlar. Artık sahte bile olsa itiraz eden alternatif modeller de olmadığı için, boş meydanda istedikleri gibi at oynatıp, koca koca ülkeleri kobay gibi kullanıyorlar. Arjantin, Brezilya ve Türkiye, bu kobay ülkeler sınıfında bulunuyor. Bedelini ise milyonlarca insan ödüyor.


Bay Marks, insanların sosyal şartlarının ürünü olarak tanımladığın Din’i biraz daha ciddiye alsaydın ve Avrupa’daki Hıristiyan-Yahudi çürümüşlüğünü genellemeseydin, sanırım hala senin metot ve fikirlerin yaşıyor olurdu. Kapitalizmin dini değerleri hem çözen hem de kullanan karakterine kızarak, tüm manevi değerleri ve tabii ki Tanrı’yı sen de ıskaladın. Tanrı konusundaki son derece indirgemeci ve maddeci yaklaşımın, insanlığın önemli bir kısmını kapitalizme yem yaptı. Evet, verili koşullarda din bazan ‘kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir dünyanın ruhu, halkların afyonu olarak’ sahte bir bilincin dili işlevi gördü, görüyor. Ama bu dinlere ve Tanrıya özgü bir karakter değil, koşullara ve insana özgü bir zaafın sonucu, bay Marks. Eğer politik eylemlilikten fırsat bulup o tarihlerde bir çoğu tercüme edilmiş olan İslam klasiklerine göz atma imkanın olsaydı, tanrı ve din konusundaki klişe yaklaşımların, eminim tersyüz olurdu. İbn Arabi, Mevlana, Molla Sadra ya da İbn Rüşd’ü tanımış olsaydın, Ömer Hayyam’dan, İbn Haldun’dan, Ebubekir Razi’den, İhvanu Safa risalelerinden hatta İmam Gazali’den bir şeyler okuma şansın olabilseydi, daha derinlikli ve evrensel bir düşünce sistematiği kurabilirdin. Ya da bizim Ahi geleneğini incelemiş olabilseydin, Asya tipi üretim tarzı deyip geçtiğin Mezopotamya- Akdeniz havzası ekonomi politiğini biraz daha yakından inceleyebilseydin, komünist toplum ütopyası yerine, daha gerçekçi ve uygulanabilir modeller geliştirebilirdin.

Sanırım bu konuda da Proudhon haklıydı. Sana yazdığı mektupta şöyle diyordu;

"....Belki de siz hala, bir zamanlar adına devrim denilen ve aslında da bir sarsmadan [ing. coup de main, ani sarsma, ani darbe] başka bir şey olmayan şey var olmaksızın hala hiç bir şeyin mümkün olmadığı görüşündesiniz. Çok iyi anladığım, mazur gördüğüm, benim de bir zamanlar paylaşmış olduğum ve son incelemelerimin beni artık etkisinden kurtardığı bir görüş saydığım bu düşünceyi seve seve tartışmak isterim. Başarıya ulaşmak için buna ihtiyacımız olmadığı kanısındayım. Dolayısıyla da, devrimci eylemi toplumsal reform aracı olarak görmememiz gerekir; çünkü bu sözde araç, aslında yanlız kuvvete, keyfi davranışa bir çağrıdan, kısaca bir çelişmeden başka bir şey olmayacaktır. Sorunu kendi kendime şöyle ortaya koyuyorum: Bir ekonomik yolla toplumdan alınmış olan zenginlikleri başka bir ekonomik yolla yeniden topluma geri verme. Ya da başka bir deyişle, Politik İktisat aracılıyla, siz Alman Sosyalistlerinin topluluk [ing. community], benimse şimdilik hürriyet veya eşitlik demekle yetindiğim şeyi meydana getirecek bir biçimde, mülkiyet teorisini mülkiyete karşı döndürmek.."


Bay Marks,

Seninle konuşacak çok şey var. Daha doğrusu senin de üzerinde yürümeye çalıştığın adalet arayışı ve daha iyi bir gelecek tasarımı için senin konuştuğun dilin kritiğine ihtiyacımız var. Özellikle İngiliz kapitalizminin tersinden yeniden üretilmesiyle sonuçlanan ekonomi-politik tezlerin, Doğu’ya bakış açında kendini ele veren Avrupa merkezci ve yer yer oryantalist yaklaşımların ve pür materyalizm görünümü altında geliştirdiğin İngiliz olguculuğu gibi konularda, konuşmamız gerekiyor.


Bizim ülkemiz, kendini binlerce yıllık badirelerden koruma güdüsüyle dışardan esen rüzgarlara karşı oluşturduğu bentleriyle meşhurdur. Bu topraklara doğru esen her yel, kırılarak, çarpılarak, süzülerek kendine yer bulur. Marksizm de böyle bir çarpılma ile buralara gelmişti. Tabii ki içinde ‘sen’ yoktun. Rus ya da Çin jeopolitiği, Avrupacılık, pozitivizm, kemalizm, hepsi vardı ama sen yoktun. Bu nedenle, bizim buralarda pek tanınmazsın. İsmin bir heyula gibi dolaşır ortalıkta ama gerçeğin henüz buralara uğramadı. Bizim solcularımızın çoğu, bir hayli eziyet gördükten sonra, seni de, adalet arayışını da terk ettiler. Kalan çok az solcunun da, kapitalizmden çok, nedense milletin din ve geleneğiyle uzlaşmaz çelişkisi var ve bu nedenle hiçbir zaman üzerinde konuşmaya değecek bir önemleri bulunmuyor.


Bize kapitalizmi yenecek ve insanlığı da bu yengiyle açılacak pencereden bakmaya yöneltecek sahici bir alternatif lazım, bay Marks.

Sonda söyleyeceğimi başta özetleyeyim; Hayatın ve tarihin özü şu: Efendi - köle kavgası var. Ama Allah’ta var… Her şey bu iki temel gerçeğin üzerinden yeniden yorumlanacak. Bu nedenle sen asıl bundan sonra bize lazımsın. Hem ıskaladıklarınla, hem de öngördüklerinle..



Bay Marks,

2000’li yılların başlangıcındayız ve adına kurulmuş düzenlerin yıkılmasına rağmen sen hala yaşıyorsun. Kapitalizm varoldukça da sanırım yaşamaya bir şekilde devam edeceksin.


Tarihsel ve diyalektik maddecilik şeklinde kodladığın fikri sistematiğin bugün ironik bir şekilde liberalizmin teorik sığınakları olarak kullanılıyor. Kaba ekonomizm, ilerleme, mekanik materyalizm, pozitivizm, bilimcilik, en önemlisi sen de sınıf savaşı olarak irdelenen antogonist çelişkinin uygarlıklar savaşı ve terörle mücadele adı altında başka öznelerle yeniden kurgulanması ve komünist toplum nihai amacı yerine, tarihin sonu yani liberal-demokrasi tezi, bir şekilde Marksist paradigmanın ters çevrilmiş veya çarpıtılmış biçimleriolarak yeniden üretildi. Yine, “dünya devrimi”, ‘dünyayı değiştirme’ ‘yeni bir dünya kurma’ gibi idealler, halihazırda dünyaya şekil vermeye çalışan küreselci neoliberal teorisyenlerin de temel argümanları durumunda artık. Özellikle birçoğu eski Troçkist olan Amerikan ‘yeni muhafazakar’ (Neo Con) ekolünün senden ilham ya da ödünç alarak yeniden kurguladıkları kuramsal çerçevenin bu ironik karakteri oldukça düşündürücü.


Acaba bay Marks, ‘burjuva ideolojisi’ dediğin ekonomi-politiğin eleştirisine dair tüm paradigman, bizatihi kapitalizmi de doğuran dünya ve insan görüşünün sonucu olduğu için mi bu kadar kolayca kapitalizme malzeme olabildi? Sorun sadece teorik olsaydı belki yine bir izah yolu bulabilirdik, oysa pratik düzeyde de bakınca, neoliberal küreselci tezleri en azgın, en şehvetli ve en ‘keskin’ dille savunanların bir çoğunun ‘eski solcular’ olduğunu görüyoruz.. Neye karşı? Ulus devletlere, ‘Milli’ olan her şeye, geleneğe, inançlara, hatta başka ve alternatif yaşam düşlerinin tümüne karşı. Yani bugün için ezilenlerin elindeki tüm ‘zincirlere’ karşı..


İlginçtir, ilk kapitalistler, tüm geleneksel tarım imparatorluklarını ve dinsel toplum örgütlenmesini parçalayarak ulusal aydınlanmacı devletler kurmuşlardı. Şimdi ise, işte bu aydınlamacı milli devletleri parçalamak ya da etkisizleştirmek, yeni ve küresel imparatorluk ya da bölgesel alt imparatorluklar kurmak için mücadele ediyorlar. O zaman da bugün de amaç ve sonuç aynı: Sermaye sahiplerinin egemen olduğu oligarşik bir düzen. O zaman da şimdi de kendileri gibi düşünmeyenlere geri kalmış, değişimi anlayamamış diyorlar. Burada sorun şu; güçlü olanın ayakta kaldığı, bireysel çıkarın hayatın amacı olduğu, yeni olan her şeyin kutsanıp, eski kutsalların çöpe atıldığı maddeci, ruhsuz, çatışmacı bir dünya algısı, senin için de peşinen kabul gören bir paradigmaydı. Tüm Marksist düzenler de, tüm Marksistler de ters çevrilmiş, devreleri ters bağlanmış bir (devlet) kapitalizmi olan sosyalist toplum ütopyasına sahip oldu. Bu nedenle filmin sonu, mantığın uyandığı ama solcuların halen anlayamadığı bir şekilde hüsranla bitti. Marksizm, o mükemmel eleştirel perspektif ve dili sayesinde bir çok parlak düşünce ve sanat eserinin yaratılmasına katkı sağlamak dışında, maalesef sonuç itibariyle kapitalist dünya görüşünün pekişmesine de hizmet etmiş oldu. Kapitalizme direnen özellikle batı dışı toplumlarda Marksizm; devrimci, ekonomist, maddeci, pozitivist ve ilerici diskurlarla kurduğu entelektüel baskı sayesinde olası anti kapitalist engelleri yıktı. Geleneği, inançları, yerleşik gündelik yaşam pratiklerini deforme etti. Salt kapitalist politikalarla daha uzun ve sancılı şekilde sağlanabilecek olan bu ‘değişim’ vasatı, her toplumun solcuları sayesinde üstelik muhalifliğin verdiği meşruiyet ve güven halesi eşliğinde kolayca sağlandı. Marksizm, birçok ülkede, kapitalist batının yolunu açan bir tür heretik batı mezhebi olarak kapitalizme uyarlanmanın kültürel öncü kolu misyonu üstlendi.


Bay Marks,

Tarihin değişmez yasalar eşliğinde ilerlediğine olan inancın nedeniyle kapitalizmi zorunlu ve ‘eskiye’ nispetle ‘ileri’ bir aşama olarak gördüğün için, Hindistan’da İngiliz egemenliğini Hindistan’ın tarih dışı donukluğundan çıkıp tarihe dönüşü olarak yorumlamıştın. Yine, yaşadığın dönemdeki ‘serbest ticaret’ tartışmalarında, serbest ticaretin yaratacağı yeni kriz ve yoksullaşma ihtimallerini öne çıkararak bunun çelişkileri keskinleştirip proletaryanın mücadelesine hız katacağını ileri sürmüştün. Aynı mantıkla, din, aile ve ahlakın burjuvazi tarafından tahrip edilerek bütün ilişkilerin yozlaşmasını da proletaryanın bilimsel maddeci dünya görüşüne kapı açıcı, dogmaları ve putları yıkıcı ilerici bir süreç olarak yorumladın.

Mantığın aslında basitti: Zorunlu tarihsel aşama olan kapitalizm, bir an önce bütün sürece damgasını vurmalıydı ki bir sonraki aşama olan sosyalizmin dinamikleri gelişsin. Üretici güçlerin ve üretim araçlarının gelişmesini kritik ederken satır aralarında bu tarihselci aşama vizyonun o kadar belirgin ki, proletaryanın iş disiplini ve fabrika düzeninin, komünist topluma geçişi kolaylaştıracak bir formasyon kazandırdığını ileri sürecek kadar totaliter ve otoriter yazılar yazabildin. ‘Proletarya Enternasyonalizmi’ni, İngiliz burjuva sınıfının enternasyonal karakterine bakarak tarif ettin. Proletarya diktatörlüğünü ise, (Fransız) Bonapartizm’in farklı bir versiyonu olarak kurgulamıştın. ‘Tarihin şaşmaz maddi yasaları’nı ‘Tanrı’ yerine, ‘komünist toplumu’ ise Ahiret (cennet) yerine geçirerek Hristiyan-Yahudi dünya görüşünün sınırları içinde düşündüğünü teyit ettin.


Üzgünüm bay Marks, kişiliğin, yaşam öykün, eleştirel dilin ve hala inandığım iyi niyetin bir yana, Marksizm daha doğarken kapitalizmin düşük yapması gibi bir şeydi. Marksizm, Batı uygarlığı olarak nitelenen bir tarihsel sapma olarak kapitalizmin, kapitalist dünya algısıyla eleştirisiydi, ama kesinlikle alternatifi değildi.


Kapitalizmin alternatifi kapitalist dünyadan çıkmaz, bay Marks. Gece gündüzden, aydınlık karanlıktan doğar, evet, ama toplumsal diyalektik, ‘insan’ın diyalektiği bu kadar mekanik ve en önemlisi değişmez yasalara tabi değildir. Zira insan ‘özgür irade’dir ve her durumda her koşulda bu irade, tarihi başka biçimlerde şekillendirebilir. Tarih ve toplumlar da gördüğümüz tekerrür ya da benzerlikler, değişmez yasaların sonuçları değil, insan zihnindeki değişmemiş kalıpların olay ve olguları aynı formlar içinde algılamasından başka bir şey değildir. Tarihin ve hayatın değişmez yasaları yoktur bay Marks. Bu bir batı yalanıdır. İnsanın olduğu yerde, yasa insandır. Tek tek ya da toplu halde insanların eylemleridir belirleyici olan ve bu her durumda değişebilir, benzeşebilir. İnsanı gelişmiş hayvan olarak gören ve en gelişmiş aşamadakilerin az gelişmişin kaderini de tayin edici bir üstünlüğe sahip olduğunu vazeden Darwinci ontoloji, doğa yasalarının toplumda da geçerli olduğunu ileri süren İngiliz olgucu ve deneyci teorileri, insan ve toplumları kesin ve tartışılmaz şemalar, kalıplar, yargılar içinde okuyan Fransız sosyolojisi, Katolik kilisesinin dogmalarının eleştirisinden doğan Alman Protestan geleneğinin ürünü olan sağ ve sol Hegelci idealizm… Hepsini toplayınca son üç yüzyıl boyunca insanlığı, tarihi, toplumları esir alan, kımıldayamaz ve başka bir şey düşünemez, yapamaz hale getiren kapitalizm, sosyalizm, faşizm, neoliberalizm ve küreselcilik gibi akraba ideoloji ve sistemler çıkıyor. Evet, artık içlerinde kilise yok, kilisenin tanrısı yok, kilisenin dogmaları yok, kilise engizisyonu yok. Ama, siz batılıların Oidipus kompleksinin ürünü olan bu yok’ların yerine daha zalim tanrılar, daha otoriter yeni kiliseler, daha sorgulanmaz dogmalar ve daha insanlık dışı engizisyonlar var.


İlerleme, kalkınma, gelişme, rekabet, piyasa, kâr, çağdaşlaşma... Bedeli insanlığın ontolojik tahribatı olan bir barbarlaşmanın büyülü retoriği bunlar… Hayır, bay Marks, Roma aynı Romaydı ve sen sadece oligarşi yerine cumhuriyeti savunan iyi niyetli Romalı senatörler gibiydin. Roma’yı, Roma fikrini, Roma’yı doğuran asıl kökleri sorgulamadan, sözde yeni ve daha ileri bir Roma’yı, üstelik proletarya dediğin amele yığınlarının olmayan asabiyesi üzerine kurma fikrin, hiç orijinal değildi. İşçi statüsü, zorunlu çalışma ve bizatihi iş’i sorgulamadan proletarya ‘bilinci’ üretmek istedin; emek, ücret, faiz ve kârı, A. Smith, Ricardo ve J. S. Mill gibi burjuva iktisatçıların çizdiği çerçeve içinde tarif ettin; emeği, yabancılaşma kavramı ekseninde bütün kozmik ve manevi boyutlarından soyarak yorumladın; yabancılaşmayı insanın emeğinin ürününe sahip olamamasına indirgeyerek daralttın; mülkiyeti, üretim araçlarının özel mülkiyeti olarak sınırlı bir temelde sorguladın ve devletin, dinin, kaderinin sahibi, efendisi olma manasında sen de proloteryayı ‘mülksüz’leştirdin. Sonuçta, sen yokken de ezilen sınıfların zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktu, senden sonra da yok. Arada, sana inanan milyonlarca insanın kırılmış umutları, tükenmiş enerjileri, siyasi polisler, işkenceler, sürgünler, katliamlar, lobotomi, mankurtlaştırma, toplumsal dinamikleri tahrip etme, kapitalizme alternatif düşünmeyecek kadar teslimiyete düşme gibi zengin bir sosyalist deneyim tarihi var oldu.

Evet, şimdi buradayız ve o Avrupamerkezci kibir ve ukalalık devri geçtiğine göre, eşit yoldaşlar olarak daha rahat konuşabiliriz.


Sahiden bay Marks, şimdi bırakalım şu kapitalizmi filan, sonuçta kapitalizm denilen şey, çok eski bir ‘sorun’un modern halinden başka bir şey değil. O sorun şu: insanlık tarihi neden ezenlerin, güçlülerin, uyanıkların egemen olduğu bir tarihtir. Neden daima kötüler kazanır? Kötülüğün kaynağı nedir, iyilik zayıfların kötülük yapamama hali midir?

Bütün peygamberler neden yenilmiş ya da kaybetmiştir? Bunca yıldır, bu kadar insan neden hep acı çeker, katledilir, işkence görür, açlık, yokluk içinde yaşar, neden bazı insanlar neredeyse çocukluktan itibaren imtiyazlı başlarlar hayata, her sırada bir yolunu bulur öne geçerler, her yarışı illaki kazanırlar, her zaman başkasının elindekini alırlar. Neden onlar kazanır, yaptıkları yanlarına kalır?


Bay Marks, eğer bu sorulara cevap bulabilirsek, kapitalizmi de, onu doğuran koşulları da, tarihin bu trajedisini de çözebilir, başka dünyalar kurabiliriz. Ama, meseleye senin yolundan giderek bakınca inanılmaz bir maddeciliğe bulanıyor, her şeyden önce bütün insani haslet ve sıcaklığımızı kaybediyoruz. Bence kapitalizmi yıkmak için öncelikle, madde-mana, ruh-beden, idealizm-materyalizm, altyapı-üstyapı, ileri-geri gibi çocukça ikilikleri aşarak, doğunun kadim derinliğinden insanın dilini yeniden keşfetmenin yollarını aramalıyız. Tarih, geri dönüşsüz bir ilerlemedir, evet, ama bu yasaları olan bütüncül determinizm değil, kuralları olan kaotik ama belirlenebilir bir yürüyüştür. İnsan, tarihi değiştirebilir, evet, ama bunun için beşer halden insan hale dönüşmesi gerekir. İnsan emeği ve beyni ile kendini yaratmış bir hayvan değil, özgür ve şahsiyet sahibi ontolojik bir türdür, biyolojik kökeninde beşer denilen bir ilk hal vardır ve insanlaşma, işte bu halden çıkarak tanrısal nefes sayesinde niteliksel bir değişim yaşamayı ifade eder. İnsan, içindeki beşerin davranış ve eylemlerine kötü demiştir. Kötülük, beşerin insana galebe çalmasıdır. Emek sarfetmeden ‘bu Bana ait’, ‘bunun sahibi benim’ demek, beşerin ilk kötülük sözüdür. Bütün diğer kötülükler, işte bu ilk kötü sözün çocuklarıdır. Şeytan, işte bu sözün kendisidir.


Bay Marks, ekonomi-politik bakış açısına evet, önce ve aslen buradan bakmalıyız, ama bu Tanrıyı, töreyi, insanlığın kadim inanç ve alışkanlıklarını ıskalamamızı gerektirmemeli. Aksine, o ilk kötü sözü lanetleyen bir Tanrı ve töre sayesinde insanlaşabildiğimizi, hala insan kalabildiğimizi ve inatla insanı beşere üstün kılmak için savaşmaya devam edeceğimizi unutmayalım. Tanrı, bizim insanlaşmamızdır, bizi insanlaştırandır, bize ruhundan üfleyen ve bizi beşer tutsaklığından özgürleştirendir. Tanrı, emektir, adalettir, rahmet ve aşktır. Tanrı, insanın külli sureti, insan tanrının cüzi suretidir. O ilk kötü söz, yani şeytan, yani emek vermeden, hak etmeden ‘Bu bana ait’ demek, yani üretim araçlarının özel mülkiyeti, yani bütün kötülüklerin kaynağı; işte insanın düşmanı budur, tanrının da düşmanı budur. Hayatın temel antogonist çelişkisi işte bu söz ile insan arasındadır. Baş çelişki beşer ile insan arasındadır. Emeksiz mülkiyet ile insan arasındadır, şeytanla insan arasındadır. Bütün diğer şeyler, tarih, din, devlet, doğu, batı, kapitalizm, sosyalizm vs..her şey bu ilk çelişkinin doğurgan halleri, suretleridir.


Bay Marks, sen o ilk sözün, o haksızca benim demenin şeytaniliğini, insan karşıtlığını doğru keşfetmiştin, ama bunu yenmenin yolu mülkiyeti burjuvaziden alıp proloterya ya vermek değil di! Sen hiç insan doğası diye bir şey duymadın mı, İnsanlar boşuna mı tanrıya inanır, bir yığın seremoni ve ritüeli on binlerce yıldır tekrar eder zannediyorsun. İnsan, beşer yanını yenmek için inanır, tekrar eder, Çözüm insanın içindedir, insanın terbiyesindedir, inançlarındadır Bay Marks. Nasıl ki inanmış bir insandan daha güçlü silah yoktur, işte öyle, ancak insanlaşabilenler kötülük yapmaz, kurallar, üretim ilişkileri, yasalar, kurumlar..bunlar insanlaşmış olanlar için işe yarar bay Marks, hala beşer kalmış olanlar, örneğin Amerikan CEO’ları, pentagon şahinleri, Sovyet parti bürokrasisi, İran’daki mollalar, çağdaş laikçi Atatürkçüler ya da dinci kapitalist-liberal taifesi, fark etmez, tüm bu inanmayan, her ne yolda ise ona sadece inanmış görünen, ve beşer yanı hala aktif olan örneklerde olduğu gibi, tüm bunlara ne devlet, ne tanrı, ne toplum ne kendi nefisleri sökmez, çalarlar, yalan söylerler, haksızlık ederler, her kötülüğü yaparlar. Bunlara üretim ilişkileri ve sürecini değiştirmek hiç kâr eder mi sevgili yoldaş? Bunlar, insan kılıklı beşer taifesidir, o ilk kötü sözün sülbü, ‘hep bana, sadece bana, daha çok bana’ diyenlerdir, bunları yenmenin ve yok etmenin yolu, ekonomi politiğin kurallarını değiştirmekle birlikte ve bundan da önemlisi, içinde Tanrının da olduğu, İnsana ait her güzel şeyi çoğaltacak, sonsuz sayıda artıracak ve sürekli kılacak bir yeni insanlaşma yolu inşa etmekten geçer. Dinlerin, Peygamberlerin, Spartaküs’ün, Ali’nin, Buddha’nın, Marks’ın, Che Guevera’nın, Ali Şeriati’nin, dinin, bilimin, felsefenin, sanatın ‘sentezi’ olacak bir yol..Kapitalizmi işte bu yolun yolcuları yıkacak bay Marks, Kapitalizmi insan yıkacak yani, insanın imanı ve aşkı yıkacak..Ve tarih kaldığı yerden daha ileriye ,yani daha insanlaşmaya doğru akacak. ‘Para, kâr, iktidar ve mülkiyet’ sözleri unutuluncaya kadar ya da bu sözler tüm dünya dillerinde cinayet, fuhuş ve yalan gibi lanetleninceye kadar bu kavga sürecek.


Bay Marks, yüreği ezilenlerden yana atan ve tüm hayatını bu yüreğiyle dolduran adam, belki bilirsin, eski Mısırda Firavunlar tahta geçer geçmez piramitleri de inşa edilmeye başlanırmış. Mısır toplumu, o tanrılık iddiasındaki devasa otoritelerin yaşadıkları süre boyunca mezarını inşa edermiş. Ve ölünce büyük törenlerle gömer, bu kez yeni tahta çıkan Firavunun mezarını inşaya başlarlarmış. Firavunların görkemli saraylarının izi bile kayboldu ama o devasa mezarlar, gücün toplum tarafından nasıl sınırlanıp terbiye edildiğinin göstergesi olarak hala duruyor.

Bizim buralarda tüm eski kentlerin ortası, mezarlıktır.

Diyorum ki, her tür gücün ve güç sahibinin piramidini inşa etmeliyiz. Devletin yanına bir mezar, otoritelerin yanına bir mezar, büyük ve ulu kişilerin, zenginlerin, devasa şirketlerin, bankaların, paranın, altının, kredi kartlarının, liderlerin, şeyhlerin, üstatların, bütün otoritelerin, bütün ‘bu sadece bana ait’ diyenlerin, ‘ben sizden üstünüm, imtiyazlıyım, güçlüyüm’ diyenlerin hemen yanına bir mezar yapalım. İnsanı kullaştıran tüm ideoloji ve dogmalara, bütün kurum ve kuramlara birer mezar yapmalıyız. Geleceğin özgür ve aydınlık toplumları, işte bu piramitleri, gücün ensesinde duracak ölüm anıtlarını inşa ettikçe kurulabilecek. Bu nedenle, çağımızın en temel teorik sorunu, işte bu mezarların ne olduğunu, mimarisinin, ölçülerinin, mana ve içeriğinin nasıl olacağını bulup çıkarmakta düğümleniyor. Her firavuna bir piramit..

Marksizm’in Kapitalizmin mezarını kazamayacağı ortaya çıktı, ama bu kapitalizme uygun bir mezar olmadığı manasına gelmiyor. O mezarı biz bulacağız. Anadolu’nun, Mezopotamya’nın o engin ve derin tarihinde, insanlığın ilk insanlaşma yurdunda gömdüğümüz bin bir çeşit Firavun, Karun, August, Sezar, Şef, Şah ve Başkan mezarlarından bir örnek yapıp, batılılara, Avrupalılara hediye edeceğiz. Ve tarih kaldığı yerden, o devletin adalet, dinin özgürlük, ahlakın insanlık ve emeğin hepsinin kaynağı olduğu gerçek diyalektiğin vadisinden akmaya başlayacak.


Sınıf savaşı, iyi ile kötü, doğru ile yanlışın savaşı olarak keskinleşirse daha iyi bir toplum kurulabilir, ama çıkar savaşı olarak kaldığı sürece hep çıkar kazanır, insan kaybeder, yoldaş. Böyle bir kavgadan da insanlık için hayır çıkmaz. Sen, ‘tanrı ve din’ üzerinden işte bunu ıskalamıştın.


Devrime evet, devrimlerden sonrası trajik olsa da, egemen sınıfların devrilmesi her zaman iyidir. Marks’ı eleştirerek aşacak bir anti kapitalist teori, bundan sonraki devrimlerin de ebesi olacaktır.

Bunun için senin meşhur 11. tezdeki sözünü biraz değiştirmekle işe başlamalıyız diyorum; "filozoflar dünyayı yorumladılar,solcular dünyayı değiştirmek istediler, liberaller dünyayı değiştirdiler... Şimdi önemli olan beşer'i yokedip insanı yeniden var etmektir."
Hoşça kal.



*: Alıntılar:

-Karl Marks-Biyografi, Öncü

Kitapevi, İstanbul 1976

-www.marxist.org/turkce



ahmetozcan1@yahoo.com
Kullanıcı avatarı
İlkay Durgun
Sitenin Sahipleri
Sitenin Sahipleri
 
Mesajlar: 280
Kayıt: Pzr Kas 06, 2005 9:27 pm

Dön ARŞİV

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron